Sözer AKYILDIRIM

Sözer AKYILDIRIM

[email protected]

ENVER PAŞA VE SARIKAMIŞ DRAMI

20 Ağustos 2021 - 22:06

ENVER PAŞA VE SARIKAMIŞ DRAMI

Öğretim Görevlisi Sözer AKYILDIRIM
IĞDIR ÜNİVERSİTESİ

Doğu muharebeleri ve Sarıkamış Dramı, Kuzeydoğu Anadolu’da cereyan etti. Bu bölge
nehirleri, yayaları ve dağlar manzumesinin düğüm noktasıdır. Bu bölgede dağlar, şahlanmış
gibidir. İklim sert ve tabiat asidir. Geçim kaynakları kısırdır. Yollar yok gibidir. Dağ geçitleri
çok defa yol vermezler. Ve Eylül ’nün başında dağların doruklarına kar düşer. Dağların
dorukları, çok yerde 3000 metreyi aşar. Doruklar sivri, yamaçlar sarptır. Bu bölgede asıl
dağlar konuşur. Kar ve tipi, bu dağların en asi gücüdür. Dağları kar örttüğü zaman, karın
kalınlığı bazen 1,5 metreye varır. Tipiler ise, gündüzü gece gibi karartır. Bu tipilerde beş
adım ötesini görmek mümkün olmaz. Ve tipi bazen günlerce sürer. Böyle havalarda soğuk
şiddeti, çok defa sıfırın altında eksi 30 dereceyi gösterir. Tipi olmasa da bu bölgelerde
soğuk ortalama -20 derecedir.
Sarıkamış, III.Ordu cephesindedir. Erzurum – Hasankale üzerinden Sarıkamış sınırına varan
doğrultu bu bölgeye düşer. Sarıkamış, dağlık bir bölgedir. Sınırda Soğanlı dağları yükselir.
Bu dağlar arasından bir geçit, Sarıkamış kasabacığına ulaşır. Ve yol, gene bir geçit halinde
devam eder.
Birinci Dünya Harbinde Enver Paşa tarafından yönetilen ve yalnız III.Ordunun değil, bütün
Birinci Dünya Harbi tarihimizin, en karanlık dramı olan Sarıkamış muharebesi, işte bu
dağların arasına gizlenen Sarıkamış garnizonu çevresinde oldu.
Sarıkamış karanlık bir orman. Bir metreyi aşan kar ve gece gündüz devam eden deli bir kar
tipisi, göz gözü görmeyen bir kar fırtınası içinde askerin çaresizliği. Çaresizlik, açlık,
ümitsizlik… Soğuk 2800 metrede sıfırın altında 30 derecedir. Allahuekber dramının en
korkunç gecesidir. Mehmetçik dinmek bilmez tipinin altında çamların dibinde kıvrılarak
kendilerini, ölümlerin en tatlısı bildikleri donmaya teslim olurlar. Subayların sağa sola
atılışı, bir intihar arayışıdır.
Rus askerlerinin karnı tok sırtı pektir. Mehmetçik yazlık kıyafetleriyle, açlık içinde
Sarıkamış cehenneminde, tipi altında, kara gömülerek donar, Ruslar ne kurşun sıkar ne de
süngüleme zahmetine girmezler. X. Kolordumuz erimiştir. Cephede işin nereye varacağını
Enver Paşa’dan başka herkes görmüştür.
Enver Paşa da facia’nın ortasındadır. Neticeyi belki o da sezer. Ama biraz da, çevresinin
gerçeklerinde değil de, uzak ve belirsiz ufuklarda hayaller, ümitlerde yaşayan ve gücünü bu
hayal ya da ümitlerinden alan bir yolcu gibidir. Ayağının altındaki acı hakikati görmek, onu
olduğu gibi değerlendirmek için, gözlerini yere indirmez. Hele böyle bir yolcu, onun gibi ve
onun kadar cesur olursa?

SARIKAMIŞ DRAMI:
29 Ekim 1914 günü, bir bayram arifesidir. III. Ordunun merkezi Erzurum şehri hareketlidir.
Bayrama hazırlanır. Sabah erken camiler cemaatle taşacaktır. Sokaklar donanacak, bayram
kafileleriyle kaynaşacaktır. Kışlalarda törenler düzenlenecek, bayramlaşılacaktır. İşte bu
arife günü akşama yaklaşıp, artık bayramın havasına girildiği sıradadır ki, Erzurum
telgrafhanesinden verilen Ajans haberi, Karadeniz Boğazı açıklarında Rus donanmasıyla
yapılan ‘’çarpışmayı’’ haber veriyordu. Bu çarpışma bildiğimiz gibi, Amiral Souchon’un
kumandasında bırakılan Goeben ve Breslau gemileri ile, aynı Amiralin emrine verilen bir
kısım Osmanlı gemilerinin, Karadeniz’de bazı Rus gemilerine saldırışı ve Rusya sahillerinde
bazı şehirlerin bombardıman ediliş hadisesiydi. Bizim için harp, bu hadiseyle başlatılmıştı.
Yıl 1914, ekim ayı… Birinci Dünya Savaşı başlıyor. Osmanlı çaresiz… Ve bu çaresizliğe bir
çözüm olsun diye Almanya ile gizli bir anlaşma imzalıyor. Savaşa Almanya’nın yanında
gireceğiz.
Tam da o günlerde Almanların Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçmakta
olan Goeben ve Breslau isimli iki zırhlısı Çanakkale Boğazı’ndan içeri girip bize sığınıyor.
Karşımızdaki grubun başında olan İngiltere bu olaya büyük tepki gösteriyor, gemilerin
silahtan arındırılmasını ve kendilerine teslim edilmesini istiyor. Aksi takdirde Türkiye’ye
saldıracaklar.
Osmanlı zaten aciz durumda. Yoğun bir Almanya sevdasıyla yaşayan Harbiye Nazırı ve
Başkomutan Vekili Enver Paşa kendince çözüm buluyor:
“Biz bu gemileri satın aldık!”
İki geminin Alman mürettebatına fes giydiriliyor… Ve iki gemi yıl sonuna doğru manevra
yapma bahanesiyle Karadeniz’e açılıyor. Bunlar Odesa başta olmak üzere birkaç limanı
bombalıyor, birkaç küçük Rus gemisini batırıyor.
Enver Paşa’nın gizli emri bu doğrultuda!..
Ve savaşa giriyoruz.
Sarıkamış’tan ta Batum’a kadar, Türk toprakları Rus işgali altındaydı…
Üstelik bu işgalin geçmişi 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’na kadar iniyordu.

Osmanlı Devleti bu koşullarda Almanya’nın yanında dünya savaşına bir olup bitti ile
girmişti.
O dönemde genç Osmanlı subaylarının çoğu ya Almanya’da ya da Türkiye’ye gelen Alman
subaylarından eğitim görmüşlerdi.
Çoğunun kanı damarlarında durmuyor; o zamana değin gözlerinin önünde eriyip giden
devletlerinin dirilmesini, eski gücüne yeniden kavuşmasını istiyorlardı.

Büyük bir felaket olan Balkan yenilgisi, belleklerde daha dün gibiydi...
Aradan daha iki yıl bile geçmemişti.

İşte şimdi; Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz, 1914 yılının aralık ayında büyük bir sınavla
karşı karşıya bulunuyorlardı:
Heyecan en üst noktadaydı.
Önce Rusya'nın eline geçen yurt toprakları geri alınacak, ardından da gerekirse ta
Buhara'ya kadar gidilecekti.
Sarıkamış’a yürüyecek üç kolordu vardı. Biri Erzurum’da, ikincisi Elazığ’da, üçüncüsü de
Sivas’taydı.
Üçüncü Orduya bağlı 9., 10., ve 11. Kolordular bölgede bulunuyordu.
10. Kolordu’nun komutanı Albay Hafız Hakkı Bey’di.
Sonradan Paşa olacak olan Hafız Hakkı Bey, Sarıkamış harekatında en önemli rollerden
birini oynayacaktı.
Bu planın son derece başarılı ve yetkin olduğuna Enver Paşa’yı inandıranlardan biri de
oydu.
Asıl iş, 10. Kolordu’nun omuzlarındaydı.
Diğer iki kolordu kuzey ve güneyden harekete geçtiğinde O, Allahuekber Dağları’nı aşacak
ve hiç beklemediği bir noktadan Rusları vuracaktı.
Oysa ki Almanların düşünceleri bu görünenin dışında çok daha derindi. Onlar önce
Fransa’ya yönelmişler, Paris’e kadar ilerlemişlerdi.

ENVER PAŞA CEPHEDE
İstanbul’daki Genelkurmay Reis Muavini Yarbay Hafız Hakkı Beydi. Genç Başkumandan
vekil Enver Paşanın izinde yürümek, hatta belki onu da gölgede bırakmak istiyordu. Ama
Enver ve Hakkı, hayatlarında fiilen bir Alay kumandanlığı dahi yapmamışlardı. Fakat her
ikisi de tecrübelerinden değil de gençliklerinden gelen ruhi coşkunluklar içindeydiler. Her
ikisi de o mevsimde ve o arazide, geniş ölçüde bir kuşatma ve çevirme hareketiyle Rus
ordusunun imha edileceğine inanıyorlardı. Sarıkamış’a girilecek, Kars yolu kesilecekti.
Sonra da Kars üzerine yürünecekti. Şanlı bir zafer kazanılarak,1878 Berlin Antlaşmasında
kaybettiğimiz topraklar geri alınacaktı.
Enver Paşa İstanbul’dan, yanında Genel Kurmay Başkanı ve artık General olan Bronzar Von
Şellandorf, Harekât Şubesi Başkanı Yarbay veya Alman Feldman, Kurmay Başyaveri Kazım
Orbay Bey ve diğer maiyeti ile 6 Aralık 1914 tarihinde hareket etti. Evvela Trabzon’a ve 21
Aralık 1914’te Erzurum’a varıldı. Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa, Köprüköy’de
bulunuyordu. Enver Paşa’ya çektiği 18 Aralık 1914 tarihli telgrafta vaziyeti şöyle
bildiriyordu.

‘’ Cephede geniş bir kuşatma için 8-9 gün hesap edilmelidir. Ama bu esnada cephede yalnız
kalacak olan XI. Kolordu ezilebilir. Kuşatmaya iki Kolordu da katılsa, bunlar kendilerinden
daha az olmayan düşman karşısında güç duruma düşeceklerdir.’’
Ordu kumandanı bu esastan hareket ederek, mevcut hazırlığa göre muharebenin neticesini
meşkuk (şüpheli) gördüğünü, başarısızlık halinde ise, uzun sürecek bu muharebenin
aleyhimize döneceğini, bu sebeple ve düşmanla bir meydan muharebesine girişilmeyerek
yalnız, düşmanın Narman’daki müfrezesini tar etmekle yetinilmesinin başarı olacağını arz
ediyordu. Bu maruzatın tabii hedefi elbette, düşünülen meydan muharebesinin veya
çevirme manevrasının daha ileri bir zamana, yani karların eriyip yolların açılmasına
ertelenmesiydi.
Bu konuda, hatta III.Ordu Kurmay Başkanı Guze Bey de hatıratında, o günlerde ordunun
taarruz kudretinin yetersiz, kuruluş, konuş imkanlarının dar olduğunu, teçhizat ve ikmal
vasıtalarının noksanlığını, dağ yollarının karlarla kaplı bulunduğunu ve dolayısıyla kış
taarruzunun doğru olmayacağını kaydeder. Bu kanaatini bildirdiğini yazar. Ama artık Enver
Paşa, cepheye gelmiştir. Enver’in fikri sabittir. Bu kış taarruzunu ve bir çevirme hareketiyle
düşmanı mahvetmek işini ertelemek değil, icra etmektir. Cepheye onun için gelmiştir.
Nitekim, Ordu Kumandanının şifre telgrafı onda ve belki daha bu telgrafın ilk satırlarına göz
atarken, zaten içinde olan bir kararı, yani Ordu Kumandanını işbaşından atarak, Ordunun
kumandasını ele almak kararını kuvvetlendirmiş olacaktır. Çünkü netice öyle olur.
Enver Paşa Erzurum’dan Köprüköy’e gelir Ordu Kumandanı ve Kurmayı ile karşılanınca, bu
karar derhal uygulanır.
Enver Paşanın, Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşaya;
--Hatalı hareket ettiniz. Başarılı olamadınız. Rus ordusu burada imha edilmeliydi. Şimdi
derhal harekete geçeceksiniz. Ve Rus ordusunu, Sarıkamış cephesinde imha edeceksiniz…’’
Enver Paşa, bu sözlerini, Ordu Kumandanını haşlayan sert bir hava içinde söyler. Ordu
Kumandanının cevabı da serttir:
‘’-----Olamaz! Etrafı görüyorsunuz. Kış, kar bastırmıştır. Bu şartlar, bu mevsim içinde bir
ordu hareketi iyi netice vermez. Kış şiddetini kaybetsin, yollar harekete müsait olsun,
düşmanı imha edeceğim…’’
Fakat Enver Paşa dinlemez. Hiddetlenir. Hasan İzzet Paşayı Ordu Kumandanlığından çeker.
Kumandayı kendi üstüne alır.
Enver Paşa 19 Aralık 1914 tarihinde eşi Naciye Sultana yazdığı mektupta Üçüncü Ordu
Kumandanı Hasan İzzet Paşa ile Köprüköy’deki tartışmasından bahseder ve kış mevsiminde
böyle bir harekât yapılmasına karşı çıkan Paşa’yı kumandanlıktan aldığını anlatır:

‘’…Bak ben yakında avdeti umarken şimdi zuhur eden bir hal beni daha bir müddetçik
buraya bağladı. Üçüncü ordu kumandanı Hasan İzzet Paşa orduyu bundan böyle idare için
kendisinde cesaret görmediği söylüyor. Akşamki telgrafından bunu anlayınca bugün hemen
buraya karargâha geldim. Hepsini itiraf etti. Bunun üzerine kendisini derhal tekaüd etmek
lazımdı. Fakat vazgeçtim. Şimdilik İstanbul’a göndermekle iktifa ettim. Fakat herhalde
tekaüd olacak. Bakınız, hep umduğum adamlar böyle çıkıyor. Ne yapalım, yeni iş yeni adam
istiyor. Zararı yok. Şimdilik üçüncü orduyu ben idare edeceğim. Bu devr-i hareket bitince
birini tayin edeceğim. Tasavvurumda kimin olduğunu bilirsiniz. Artık ne yapayım, sizde razı
olursunuz değil mi? Bakalım bu muharebede görür, o vakit daha iyi karar veririm.
…Ah! ‘Naciye’m, Allah kısmet eder şu Moskofları bir ezersem o vakit cicimi açık alınla
kucaklarım, inşallah da böyle olur. ‘’
Hasan İzzet Paşa, Enver Paşa’nın Kurmay okulundan hocasıdır. Bir stratejist olarak bilinir.
III. Orduda daha kıdemli Generaller olduğu halde, Enver Paşa onu Ordunun başına
getirmişti. Söylendiğine göre orada, şu sahne de geçmiştir:
‘’---Eğer hocam olmasaydınız, sizi idam ettirirdim !..’’
Nitekim Hasan İzzet Paşa idam edilmemiştir. Emekliye sevk olunmuştur. Enver Paşa,
Hasan İzzet Paşanın sözlerini dinlenseydi, ne üçüncü Ordu, ölüme mahkum olacaktı, ne de
binlerce Mehmetçik şehit olacaktı.
Ordumuzda Mareşallığa kadar yükseltilen Liman Van Sanders, hatıratında şöyle yazar:

‘’Enver, Kafkasya hareketinden evvel planını tasvir ederken, görüşmemizin sonunda bana,
çok parlak (şaşaalı) fakat garip olan fikirlerini izah etti. Kafkas’tan sonra Hindistan ve
Afganistan üzerine yürümek niyetindeydi’’
Yine Ordumuzda görev yapan Alman Binbaşı M.Larcher de buna benzer şeyler nakleder:
‘’ Enver Paşa, Sarıkamış’a doğru bir manevra ile Rus ordusunu çevirmeyi ve yok etmeyi
ümit ediyordu. Bu sayede, 1878’de Türklerden alınmış olan Kars, Ardahan ve Batum’u geri
alacaktı. Tekmil Güney Kafkasya’yı fethedecekti. Rusya Müslümanlarını isyan ettirecek,
bütün Türk- Tatarları, yani Hazer, Volga, Batı Sibirya, Türkistan ve İran’ı, Halifenin nüfuzu
altında toplayacaktı.’’
İran’ın, Hindistan’ın, Afganistan’ın, Enver Paşa’nın hayalinde daima yaşadığını gösteren
deliler çoktur. Büyük Harp kaybedilip Enver Paşa Osmanlı Ülkesini terk edince, giriştiği
bütün teşebbüsler, İran’da, Afganistan’da, Hindistan’da ihtilal hesaplarına dayanıyordu.
Nitekim son nefesini de bu yolda, Tacikistan’da, Afganistan sınırından 80 km kadar berideki
Balcevan topraklarında ve bu hayal içinde verdi…

Sarıkamış Muharebesi başlıca üç safhaya ayrılır :
1- Osmanlı Ordusu taarruza geçer. Ruslar baskına uğramış vaziyettedir.
2- Osmanlı Birlikleri takatlerini kaybeder. Harekâtı sona erdiremezler. Ruslar
kendilerini toplar.
3- Bu durum ve sonuç karşısında harekâtı durdurmak ve geri çekilmek kararını
alamayan, tersine olarak ve Enver Paşa’nın ardı kesilmeyen taarruz emirleriyle
eriyen Osmanlı Ordusu, soğuk ve açlığın da tesiriyle, hemen kamilen mahvolur.
III.Ordunun kaybı, çeşitli tahminlere göre, en az 60.000, en çok 90.000 arasındadır.

Gerçek olan şudur ki; Sarıkamış muharebesinde Liman Paşanın hatıratında yazdığı
gibi, ‘’Enver’in şan ve şeref hırsı‘’ etkili olsa da asıl maksadın ‘’Almanların Doğu
Avrupa cephesindeki yükünü azaltmak ‘’olduğu aşikardır. Muharebenin ana hatları
ile plan İstanbul’da hazırlanmıştır.
Hülasa Sarıkamış işinde Almanların olduğunu bilmekte yarar vardır.
26-27 Aralık gecesi, Allahuekber dağlarının en yüksek yayla ve tepelerinde geçirilen,
en korkunç gece olur. Taburların sayısı 100-150 ‘ye düşmüştür. Subaylar, eriyip
gidiyordur. Birlikler kara gömülmüştür. Donmalar artar. Hele döküntüler, oldukları
yerde donar erirler. Öğleden sonra şiddetli fırtına ve kar tipisi başlar. Dağılış ve
çöküntü tamdır. Orduyu düşman ateşinden, süngüsünden ziyade; tabiatın
merhametsiz kanunları eritip bitirmektedir. Şiddetli fırtına ve soğuktan delirenler
oluyor, Sarıkamış’a ise durmadan taze Rus kuvvetleri geliyordu. Oyun
kaybedilmişti.
Ruslar ilerliyordu. Hatta Ordu Karargâhı da artık ateş altındaydı. Enver Paşa’nın
maiyetinden iki subay, düşman ateşiyle yaralandı. Karargâhtan dört subayında
ayakları dondu. 3 Ocak 1915’te Ruslar karşı taarruza geçtiler. Osmanlı muharebe
hattı geri çekiliyordu. 8 Ocak günü de Enver Paşa, artık her şeyin bittiğini kabul etti.
İstanbul’a dönmeye karar verdi. Artık Karadeniz yolu ile de dönemezdi. ’YAVUZ
ZIRHLISI’’ bir torpile çarpmış, yaralanmıştı. Karadeniz’e Ruslar hakimdi. Enver
Paşanın geriye dönmeye karar verdiği gün, Sinop bombardıman edildi. Trabzon
sahilleri Rusların gözetimi altındaydı.
Enver Paşa, Erzurum’dan maiyetiyle ile beraber ve bu sefer karayolundan İstanbul’a
hareket eder, amcası Halil Bey’e telgraf çeker. Halil Bey Urfa’dadır. Yarbay Halil Bey
Enver Paşayı Ulukışla’da karşılar. Enver Paşa’nın yolculuğu; Erzurum, Erzincan,

Sivas, Kayseri yolu ile Ulukışla’dır. Yeğen ve amcanın karşılaşmaları sessiz,
merasimsizdir. Enver Paşanın söylediği ilk cümle şu olur:
‘’KUVVE-İ KÜLLİYE MAHVOLDU!’’

Kar gittikçe kalınlaşıyor, yürümek güçleşiyordu.
Kısa süre sonra, askerlerin elbiselerinin kış koşullarına dayanıksız olduğu görüldü.
Asker üşüyordu...
İliklerine kadar işliyordu lanet soğuk...
Öylesine acele edilmişti ki; Almanların üç gemi dolusu gıda ve elbise gönderdiği bilgisi
gelmişti. Ancak bir süre sonra bu üç gemi de Ruslar tarafından Karadeniz'de batırılmıştı.
Asker üzerlerindeki yazlık giysilerle, kendisini bir Azrail gibi bekleyen Allahuekber
dağlarının zirvesine doğru ilerliyordu.
Hareket halinde ne mutfak çalıştırılabiliyordu; ne de ateş yakılabiliyordu doğru dürüst...
Askere bir kap sıcak yemek bile verilemiyordu bir süre sonra...
Avuçlarına öğün olarak sıkıştırılan bir parça ekmek ile bir kaç tane zeytin ya da başka bir
katıktı.
Dağlar yükseldikçe, ortalık kara ve tipiye boğuluyor; yer yer kar iki metreyi buluyordu.
Ve Mehmetçik, gündüz demiyor, gece demiyor; beyaz bir ölümün üzerine gider gibi
Allahuekber Dağları’na doğru tırmanıyordu.
Ve zirveye yaklaştıkça; yorgunluktan, soğuktan askerin önce ayak parmaklarında
uyuşmalar başladı.
Gittikçe bu uyuşmalar daha da yoğunlaştı.
Giderek uyuşan bacaklara yoğun bir hissizlik yürüyordu.
Yürümeyip bir yerde kalan askerin üzerine daha sonra bir uyku hali çöküyordu.
Donmaya başlayan o mübarek bedenler, bir süre sonra kıvrılıp, bembeyaz bir ölümün
üzerine doğru kıvrılıveriyordu, sessizce...
Her derin uykuya dayananın belleğinde bir sıcak gülümseme beliriyordu; bu gülümseyen
kimine yârin, kimine yarenin; kimine yavrunun, kimine ana-babanın gözleriydi....
Ve gece yarısı olduğunda, dağların zirvesinde donmak üzere olan insan çığlıkları yükseliyor;
karanlıkta dalgalar yaparak yankılanıyordu.
Kar taneleri kurşun olmuş; Mehmetçiğin üzerine serpiştirerek, beyaz bir ölüme doğru
itiveriyordu onları. Gece’nin karanlığında savrulmuştu her tükenen nefesle birlikte canlar...
O geçit vermez dağlar aşılıp, Rus hatlarına yaklaşıldığında; Ruslar küçük bir muharebeden
sonra sağ kalabilen Türk askerlerini kolayca esir aldılar.

Koskoca bir ordu işte böylece on gün içinde kar, soğuk, buz, muharebe ve aymazlık sonucu
yok olup gitmişti…
Enver Paşa İstanbul’a döndü.
İstanbul'a ulaşınca doğuda olan bu kıyım için tek bir kelime konuşmadı.
Bir buyruk yayınlayarak, Sarıkamış olayının basında yazılıp çizilmesini de sansürledi.
Böylece insandan gizlediğini; tarihten de gizleyebilecek sanmak gibi başka bir aymazlık
içindeydi.
Şimdi soralım:
Bu bir facia mıdır?
Evet…

KAYNAKÇA:
Makedonya’dan Orta Asya’ya ENVER PAŞA, cilt 3. Şevket Süreyya Aydemir
ENVER, Murat Bardakçı
https://www.sözcü.com.tr/2018 /yazarlar/emin-cölaşan/sarıkamış-faciası-28449304
https://samsunhabervakti.com/yazi/sarikamiş-faciası/prof.dr.kemal Arı-3337 html

YORUMLAR

  • 0 Yorum