ALAMUT KALESİ
Sözer AKYILDIRIM
Öğretim Görevlisi, IĞDIR ÜNİVERSİTESİ
Hazar Denizi’nin güney tarafında, Kazvin şehri sınırları içerisinde yer alan görkemli kale,
Kartal yuvası anlamına gelmektedir. Alamut kalesi, çok geniş bir vadiyi gören, üstün ve
egemen konumdaki büyük bir kayalık alan üzerine yapılmıştır. Yüksekliği iki bin metreyi
bulan Alamut kalesi oldukça sert, sarp ve dolambaçlı bir yola sahipti. Bu özelliği ile de
erişilmesi ve ulaşılması çok zor bir yapıyı andırmaktaydı. Rivayete göre, kalenin inşa
edilmesinden önce kral kartalını havaya bıraktı. Kartal kalenin olduğu kayalıkta durdu. Bu
nedenle kale, bu noktaya yapıldı. İsmi ise kartalın öğretisi anlamını taşıyan’’ Aluh Amut’’
adına gelmekteydi.
Sabbah kaleye vardığında, Alevi Mehdi isimli hükümdar kalenin hakimiydi. Halkı kendi
tarafına çekmeyi başaran Hasan Sabbah, kaleyi almak için çalışmalara başladı. 4 Eylül 1090 tarihinde, gizli bir çalışmayla kale ele geçirildi. Kaleye hükmeden Alevi Mehdi, kaleyi terk etmek zorunda kaldı. Hasan bin Sabbah tarafından Alamut kalesi, Zeydi Mehdiye üç bin altın Dinar ödemek suretiyle teslim alındı. Hasan Sabbah, doğuda, Nizar-i İsmaililer’in (el- İsmaillyyetü’l-cedide) olarak Alamut’daki karargâhından faaliyetlerini yürüttü ve Fatimiler’le ilişkilerini tamamen kesti. Sabbah’ın öğretilerinde fırka düşmanlarının sadık fedailer tarafından öldürülmesi usulünün dini bir vazife ve bir prensip olarak kabul edilmesidir.
Hasan Sabbah’ın önderliğini yaptığı, fedailerine sahte cennet vaadiyle kendi haşhaşi öğretisini yaydığı, tarihte Belde’t-ül’ikbal adıyla şöhrete kavuşan Elamutlar Devletinin karargâhı ve başkenti niteliğinde hizmet vermiş bir yerleşim yeri olmuştur.
Cennetin anahtarlarını kendi ellerinde bulun durduğuna inanan ve haşhaşın uyuşturucu
etkisini kullanan Hasan bin Sabbah, eğitime tuttuğu fedaileri aracılığıyla birçok devlet
adamını ve hükümdarın canına mal olan suikastler tertip etmeyi başarabilmiş ve çevresindeki ülkelere gözdağı vermiştir. Hasan Sabbah eğitim ve öğretimi yasaklamış ve müritlerini cahil bırakmıştır. Ona göre Allah akıl ve düşünceyle değil imamın rehberliğiyle tanınabilir; zira akıl Allah’ı tanımak için yeterli olsaydı herkes aynı fikre sahip olurdu. Halbuki akıl din için yeterli değildir ve bundan dolayı insanların her devirde dini bir imam-ı ma’sumun nezaretinde öğrenmeleri gerekir. Etrafındaki insanlar, Hasan Sabbah’ın bu düşüncelerinde derin hikmetler gizli olduğuna inanıp peşinden gittiler. Ona kalpten inanan Dailer telkinde bulunurken davetlerini rastgele ve açıkça değil duruma göre yapıyor, önce alışılmış olan telakkilerle işe başlıyorlardı. Batınilik Hasan Sabbah ile yeni bir hüvviyet kazandı ve masum imam adına davette bulunan Dailerin yerini devamlı haşiş (esrar) kullanmaya alıştırdıkları için ‘’haşşaş’’(çoğulu haşşaşun/haşşaşin) veya ‘’haşişi’’ (çoğulu haşişiye, haşişiyun) denilen eli hançerli caniler aldı ( haşhaşin kelimesi batı dillerinine ‘’assassin ‘’ şeklinde ve ‘’ suikastçı, gizli katil anlamıyla geçmiştir ). Hasan Sabbah adamlarına cennet vaad ediyor ve kendilerini bekleyen mutluluğu dünyada iken tatmaları için esrar içiriyordu. Hasan Sabbah adamlarını dini ve siyasi unsurlarla motive ettiği için, kurduğu teşkilat dinamik ve uzun ömürlü olmuştur. 1 Batıniler, Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra hanedan mensupları arasında başlayan taht kavgaları ve Haçlıların bazı Müslüman topraklarını işgal etmeleriyle oluşan ortamdan faydalanarak nüfuz sahalarını genişletip faaliyet ve cinayetlerini artırdılar. Selçuklu Devletini propaganda ve baskı altında tutan Batıniler, bu karışık ortamdan yararlanmak için her gün beş on insanı fedailerine öldürtülüyordu. Sultan Berkyaruk’a saldırıp yaraladılar. Berkyaruk ile Muhammed Tapar arasındaki mücadele sırasında Berkyaruk’un ordusuna sızarak ordu içinde nüfuzlarını artırmaya başladılar. Hasan Sabbah’ın siyasi, dini, askeri şahsiyetleri öldürtmesi bir terör havası oluşturdu; ona muhalif emir ve kumandanlar elbiselerinin altına zırh giymeden evlerinden dışarı çıkamaz oldular. Hasan Sabbahh’ın fedaileri, Sultan Berkyaruk’tan sonra tahta geçen Sultan Muhammed Tapar devrinde de cinayetlerini sürdürdüler.
Hasan Sabbah’la uğraşmayı kafirler üzerine yapılacak gazadan daha üstün tutan Muhammed Tapar onunla ciddi bir şekilde mücadele etmek üzere harekete geçti. Sultan ilk seferini Şahdiz Kalesi üzerine düzenledi ve burayı kısa bir kuşatmadan sonra zapt etti; Muhammed Tapar Alamut’u ve Hasan Sabbah’ı ele geçirmek üzere yine Emir Anuştegin Şirgir’i görevlendirerek, Karaca, Gündoğdu, İlkavşut ve Bozan gibi birçok kumandanı onun emrine verdi. 11 Rebiülevvel (Hicri takvime göre yılın üçüncü ayı) 511’de, (13 Temmuz 1117) başlayan Alamut kuşatması Zilhicce ayına (Nisan 1118) kadar sürdü. Hasan Sabbah ve adamları açlıktan perişan bir duruma düşmüşlerdi. Kale alınacakken Sultan Muhammed
Tapar’ın ölüm haberi geldi ve askerler kuşatmayı kaldırıp İsfahan’a döndüler.
Muhammed Tapar’ın yerine geçen Sencer, Horasan Meliki olduğu sırada Batıniler’e karşı
yürüttüğü mücadeleyi devam ettirmek istedi. Ancak Hasan Sabbah, Sultan Sencerin
hizmetindeki bir kadın fedaiyi (cariyeyi) görevlendirerek, Sultan Sencer’in yatağının
başucuna bir hançer saplattı ve onu öldürtebileceğine dair haber gönderdi. Böylece gözü
korkutulan Sultan Sencer Hasan Sabbah ve Batınilerle uğraşmadı.
Parlak bir zekaya, teşkilatçılık vasıflarına sahip, basiretli, kabiliyetli, cebir, geometri,
astronomi, sihir ve dini ilimlere vakıf bir kişi olan ve düzenli örgütleriyle, etrafa dehşet saçan
fedaileriyle insanların düşünce ve inanç dünyasına hâkim olmak isteyen Hasan Sabbah 6
Rebiülahir 518 (23 Mayıs 1124) tarihinde, aralıksız otuz beş yıl faaliyet gösterdiği Alamut
Kalesinde öldü. Kaynaklar onu ciddi ve kanaatkâr bir insan olarak tanıtır. Tarihçi Bernard
Lewis, Hasan Sabbah’ın Hüccet (imamın temsilcisi) ve Dai olduğunu, asla imamlık iddiasında bulunmadığını söyler. Hasan Sabbah’a göre otoritenin temel kaynağı Allah tarafından tayin edilen imam-ı masumdur; şeriat ve ilahiyat ancak hakikatin temsilcisi olan imamın talimiyle öğrenilebilir. Sadakat ve itaati esas alan bu öğreti Hasan Sabbah’ın elinde güçlü bir silaha dönüştü ve mevcut düzen için siyasi, içtimai ve dini bakımdan büyük bir tehlike haline geldi.
1090 yılından, 1256 yılına kadar Alamut Kalesi ele geçirilememiştir. Büyük Selçuklu Sultanı
Melikşah, İslam dünyası için ciddi bir tehlike oluşturan Hasan Sabbah ve adamlarıyla
mücadeleyi bir devlet politikası haline getirdi. Kale Selçuklular tarafından pek çok defa
kuşatmaya maruz kalmış her defasında kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Kaleye yönelik ilk ciddi kuşatma 1092 yılında, Nizamı Mülk tarafından yapılır fakat kuşatma sırasında Nizamı Mülk bir Haşhaşi tarafından öldürülür. Bir ay sonra da Sultan Melik Şah ölür ve kuşatma kaldırılır. Birinci Alamut savaşı başarısızlıkla sonuçlanır. 1117 yılında Kale Sultan Muhammed Tapar’ın emri üzerine Selçuklu emiri Anuştegin Şirgir tarafından uzun bir süre kuşatıldı. 2.Alamut Muharebesinde, Kale düşmeye yakın bir durumdayken iken Sultan Tapar ölür ve kuşatma kaldırılır. Alamut kalesi, Bağdat’ı fethe giden Hülagü Han komutasındaki Moğol Ordusu tarafından, yerle bir edilmiş, kaledeki tüm haşhaşiler kılıçtan geçirilmiş, kale içindeki ünlü kütüphanesi de yakılmıştır.


YORUMLAR