TARİHİMİZİ ÇARPITARAK BİR YERE VARAMAYIZ!
Türkiye'de sol aydınlar ile muhafazakar aydınlar Türk tarihini kendi siyasi görüşlerine göre şekillendirmeye çalışıyor. Bunlar ne gerçek verilere inanırlar ne de gerçek olaylara. Kendileri için uygun olan hangisi ise doğru yanlış demeden alıp kullanmaktan çekinmiyorlar.
Zaten sol görüşlü aydınlarımızın önemli bir kısmı cumhuriyetten öte olan tarihimize dönüp bakmak bile istemiyorlar.
Muhafazakarlar da onlardan farklı düşünmez. Bunlar da Türk tarihini 1071 Sultan Alparslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi'nde kazandığı zaferle girdiğimiz Anadolu'dan başlatırlar. Bize göre, her iki görüş de Türk milletine yabancı bir görüştür. Cumhuriyetle başlatanlar Batı'nın tesirindedir. Anadolu'dan başlatanlar ise Arapların tesirindedir.
Özellikle Anadolu'dan başlatılan tarihimizin içinde her türlü ayrık otlarına rastlamak mümkündür. Bu tarihte ne ararsan var. Müesses İslamcılık var. Mezhepçilik var. Anadoluculuk var.Tarikatçılık var.
Bunların tarihinde koyu bir mezhep bağnazlığı ruhumuza kadar işlemiştir. Hatta mezhepler dinin yerini almıştır. Osmanlı'dan ve Selçuklu'dan başka kurulan devletleri bilseler de pek üzerinde durmazlar. Varsa da yoksa da Osmanlılar ve Selçuklular...
Oysa Türk tarihi bir bütündür. Yazılı ve sözlü tarihimizin tamamı bizimdir. Velevki, milletimiz tarihte din ve mezhep değiştirdi. Canları istediği dine veya mezheplere geçti. Bu bizi bağlamaz.Tarihimizi yazaken, anlatırken milletimizin yaşadığı coğrafyalarda inandıkları dine ve mezheplere göre değil, bütüncül ve objektif bir yaklaşım tarzıyla yazmalı ve anlatmalıyız. Muhafazakar İslamcılarla Batıcı solcularımız bu konuda zaten sınıfta kalmıştır. Bari hiç olmazsa Türk milliyetçileri bu konuda hassasiyet göstersin, istiyoruz.
Türkiye'de, Cuhuriyetle birlikte mezhep taassubu ortadan kalkmıştı. Maalesef 1950'den sonra hızlı bir şekilde mezhepçiliğe doğru yeniden yol aldı.Tarihte kurulan ve Cumhurbaşkanlığı forsunda bulunan 20 Türk devletinin 4 tanesini bu forstan çıkardılar. Niçin çıkardılar biliyor musunuz? O 4 devletin 4'ü de Şii - Caferi mezhebinden veya başka bir mezhepten olduğu için. Buna itiraz eden hiç kimse çıkmadı.
Yani laik cumhuriyette bilinmeyen bir el, Türkiye'yi kuruluş felsefesinden uzaklaştırdı. Unutulan ve tarihte kalan koyu ve bağnaz bir mezhepçilik yeniden hortatılarak milletimizin gündemine sokuldu. Dinin yerini alan Hanefilik Türkiye'nin gayri resmi mezhebi oldu. Buna ikinci olarak Şafiilik de eklendi. Yeniden mezhepçiliğe dönülünce diğer mezhep mensupları tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi bu şemsiyenin dışında kalınca ezildi, horlandı ve dışlandı.
Diyanet İşleri Başkanlığı dine hizmet etmesi gerekirken bir-iki mezhebin emrine tahsis edildi. Ardından peş peşe kurulan birbirinin zıddı tarikatlar bu ülkenin birliğini tehdit eder hale geldi.
Dünya'ya tekrar mezhepler gözüyle bakmaya başladık. Tarihimizi değerlendirirken, mezhepleri her ne hikmetse bir kenara koyamadık. Siyasi mülahazalardan öte bir kavram taşımayan Şiî'liği ve Sünnî'liği dinin yerine ikame ettik. Ve böylece kendi elimizden Türk tarihini ikiye bölerek, milletimizin belini kırmaya çalıştık.


YORUMLAR