GÜLAY SORMAGEÇ

GÜLAY SORMAGEÇ

gulaysormagec@hotmail.com

MAVİ UMUT

06 Eylül 2020 - 15:54

MAVİ UMUT

Ailemizde herkesin üstüme titrediği, on sekiz yaşında olmama rağmen hala

onların gözünde büyüyemeyen evin küçük ve şımarık kızı Leyla!

Mutlu ve güzel bir aileydik. Biz birbirimize sımsıkı sarılır, birbirimizden güç

alırdık. Çin zulmünün üstesinden gelmenin tedavisi de ilacı da aile birliğimiz,

dirliğimiz ve düzenimizdi.

Çocukluğumdan beri okumak ve hemşire olmak istiyor ve bunun hayalini

kuruyordum. Her şey yolunda giderse hayalimin gerçek olması zor değildi.

Günlerim hayalimi büyütmek ve mavi umuda tutunmakla geçiyordu.

Merhamet, bereket, sevgi, paylaşım ayı olan Ramazan ayına girmiştik. Her

birimiz Ramazan’ın huzur ikliminde soluklanıyorduk. Ta ki; Çin devlet görevlileri

apansız gelip kapımızı çalıncaya kadar!

İftar soframız kurulmuş iftarı bekliyorduk. Bir iki dakika kalmıştı iftara. Biz iftarı

açamadık ama kapımızı yıkılırcasına vuran devlet görevlileri açmıştı. Bu hayra

alamet değildi. Ürperdik, çünkü korku ikliminde yaşıyorduk. Zulüm hiç

bitmiyordu. Sıra bize de gelmişti. Daha doğrusu sıra bana gelmişti. Gelen

görevliler kin ve hınçla üzerime yürüdüler beni tutukladılar. Anne ve babamın

yalvarmaları işe yaramamıştı. Üstelik onlarda cop darbeleriyle dövülmüşlerdi.

Tutuklanma sebebim; dinim hakkında bilgi edinmek için ders almış olmam,

Kur’an okumam ve oruç tutmamdı. Bunlar suçtu(!)?

Bu ramazan ayı benim için hayatımın en zor, en karanlık ayı olmuştu. Güneş

dürülmüş, yeryüzüne küsmüştü sanki. Dünya karanlığa mı gömülmüştü; yoksa

ben mi karanlıktaydım? Merhamet Kaf dağının ardındaydı bense hapiste. İnsan

kılığında ama içinde zerre insanlık olmayan zalim Çinlilerin zulmünü çok feci bir

şekilde yaşamış ve iliklerime kadar hissetmiştim. O kadar işkenceye maruz

kalmıştım ki; On sekiz yaşında bir kızın başına gelebilecek dünyadaki en büyük

acıyı yaşadığımı düşünüyordum. Zorunlu ve sorunlu bir kaderi yaşıyordum.

Sadece ben değildim bu kaderi yaşayan. Hapishane koğuşunda yaşları on dört

ile altmış üç yaş arası değişen yirmi dört kişi aynı bahaneyle tutuklanmıştık.

Suçumuz din eğitimi almaktı. Kimimiz dini öğrenen öğrenci, kimimiz de öğreten

öğretmendi. Yani ibadet etmek suç, öğretmek suç, öğrenmek suç!

7/24 kamera sistemiyle izleniyorduk. Kendi aramızda konuşmamız dahi

yasaktı. Herkes kendi köşesinde ve birbirinin yüzüne bile bakamazdı.

Dudaklarımızdan sessizce dökülen masum dualar bile suçtu. Mümkün

olduğunca yüreğimizden yol buluyor ve yakarıyorduk Allah’a!

Dudak kıpırtımızı gördükleri an dua ettiğimizi bilmelerine rağmen, gardiyanlar

geliyor zincirlerle bayılana kadar dövüyorlardı.

Abdest alacağımız endişesiyle bize yüzümüzü yıkamayı bile yasaklamışlardı. Bir

gün on altı yaşındaki Meryem’in kolları ıslak olduğu için bileğini gözümüzün

önünde hiç acımadan kırdılar. Hayretten dona kaldım. Meryem acılar içinde

kıvranıyordu. Hiç birimiz yanına yaklaşamadık, yasaktı. Zakkum acısı

çöreklenmişti yüreğime, çaresizliğin acısı…

Her sabah iki saat zorla beden eğitimi yaptırılıyordu. Yaşı ilerlemiş teyzeler ve

nineler yorgunluğa dayanamayıp bayılıyorlardı. Soluklanmak yasak,

yorgunluğunu belli etmek, yavaşlamak yasaktı. Bir saniye bile yavaşlayıp,

duraksamış olsalar acımasız gardiyanlar demir zincirlerle dövüyorlardı. Yaşlı

nineler bu acıya dayanamayıp bayılıyorlardı. Hastalanmak bile yasaktı.

Hastalanan tutukluların ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Tedavi

ettirilmez, doktor getirilmez, en küçük bir müdahale bile yapılmaz, yaptırılmazdı

Benim başıma gelenlerden de bahsedeyim. Bir ay boyunca çektiklerim o çeşit

çeşit zulümlerden birkaçıydı sadece. Hapiste o kadar çok zulme maruz

kalmıştım ki; iğrenç iğrenç küfürler ve hakaretler işitiyordum. Ağırıma gidiyor,

kahroluyordum. Koğuşta bulunanlarla konuşmam, onların da benimle

konuşmaları yasaktı. Gardiyanların narin bedenime vurdukları demir zincir

darbelerinden dolayı kaç kere bayıldığımı kendim bile hatırlamıyorum.

Dayanılmaz bu işkencelere Allah’a sığınarak ve güvenerek katlanabiliyordum.

Bir de masmavi umuda tutunarak!

İçeri atılırken gayet sağlıklıydım, yürüyerek girmiştim ama hapisten çıktığımda

bacaklarım hissetmiyordu. Yürüyemediğim için beni aileme tekerlekli

sandalyeyle teslim ettiler. Teslim edilişimde onların insafından dolayı değildi.

Babam, benim serbest bırakılmam için (207 Çin Yuanı)180.000 tl ödemişti. Yani,

para karşılığında oradan çıkardı. Tutukluluğum bitmişti. Şartlı tahliye

edilmiştim. Her pazartesi karakola imza atmaya gidiyordum. Her imza atmaya

gittiğimde annem korkudan bayılıyordu. Çünkü bir kız için oraya gitmek şöyle

dursun önünden geçmek bile dehşet vericiydi. Her gittiğimde çektiğim

işkenceleri hatırlıyor ve sinir krizi geçiriyordum. Hapisten çıkarken Çin devleti

bana yurt içi yurt dışı yasağı koymuştu. Doğduğum ilçe dışında hiçbir yere

gidemezdim. Hoten şehrinin Karakaş ilçesinde doğmuştum. Hoten’e gitmem

yasaktı. Urumçi’ye gitmem yasaktı. Beş Balık şehrine gitmem yasaktı…

Bu kadar ağır yasaklar altında benim vatanımda daha fazla kalmam intihar

olurdu. Onların gözü hep benim üstümdeydi. En küçük bir meseleyle beni

tutuklayabilir, sessiz, sedasız yok edebilirlerdi. O yüzden babam beni Çin‘

lilerden korumak ve hayallerini kurduğum eğitimime özgürce devam

edebilmem için Türkiye’ye getirdi. Bu kadar yasak varken nasıl gelebildin diye

soracak olursanız söyleyeyim. Başka birinin kimliğini çok yüksek bir meblağ

ödeyerek satın alıp kimlik ve pasaport çıkararak kaçmak zorunda kaldık.

Kendimi çok sevdiğim vatanım ve bütün sevdiklerimi geride bırakarak can havli

kaçmak zorunda kalmıştım. Baba kız yollara düşmüştük. Ruhum tarumar,

yalnızlık ve çaresizliğin dibine vurmuştum. Dünyanın en çaresiz kişisi olarak

hissediyordum. Yaşadığım işkence ve zorluklardan sonra böyle hissetmem

abartı olmasa gerek!

Hapisten çıktıktan sonra altı ay içinde bir taraftan Türkiye’ye gelmek için

hazırlıkları yapıyor diğer yandan da tedavi görüyordum. Sonunda sağlığıma

kavuştum. Hazırlıklarımız da tamamlandı. Beni ve babamı yolcu etmek için

havalimanına annem de, kardeşlerim de gelmişti. Tüm ailem ordaydı. Hepsi de

benden tek bir şey istiyordu. O da hayallerimin peşinden gitmem ve eğitimimi

başarıyla tamamlamam. Hepsi birden ne olursa olsun asla pes etme dediler.

Ben uçağa giderken annem ve kardeşlerim ağlayarak bakakaldılar. Ben ise son

kez arkama dönüp onlara bakamadım bile! Arkama döndüğüm anda kalbimin

çatlamasından korkuyordum ve bundan emindim. Bu anın onları göreceğim son

anlar olduğunu kim bilebilirdi? Meğer ben farkında olmadan son kez

vedalaşıyormuşum onlarla.

10 Haziran 2016’da babamla birlikte Türkiye’ye geldik. O zaman Türkiye’ye

giriş, çıkış yasağı yoktu. Babam bir ev kiraladı, yerleştik. Üç ay sonra babam

buradan giderken bana Türkiye’ye geri geleceğini, geldiğinde bir ev satın

alacağını ve Türkiye’de yaşamaya karar verdiğini söylemişti. Oraya sadece para

getirmeye gitmişti. Maalesef bu babamı son görüşüm olmuştu. Babamın

gidişinden kısa bir süre sonra Çinliler yurt dışına çıkış ve iletişim yasağı koydu.

Hatlar kesildi. En son annem 3-Mayıs- 2017’de bana bir sesli mesaj bırakmıştı.

Bundan sonra beni arayamayacaklarını bir daha benim de onları aramamam

gerektiğini aksi halde kendilerinin çok ağır cezalara maruz bırakılacağını ifade

etti. Ben o günden bugüne annemin sesini hiç duymadım. Annemi, anne diye

bir kez bile arayamadım. Ne yazık ki arayamıyorum. Sesini dahi duyamıyorum.

Yabancı bir ülkede kimsesiz tek başına yaşayan bir kız için sevdikleri hayatta

olduğu halde onların sesini hatta iyi olup olmadığını bilmeden, her gününü

onların hayatından endişe ederek geçirmenin ne kadar can yakıcı bir durum

olduğunu tahmin bile edemezsiniz.

Üç yıl önce bir sabah uyandığımda ağabeyim bana bir sesli mesaj bırakmıştı.

Mesajda babamın on gün önce vefat ettiğini ifade söylüyordu. Ben babamın

vefat ettiğini on gün sonra öğrenmiştim. Bu benim o kadar ağırıma gitmişti ki;

Çinlilerden ve onların bitmeyen zulümlerinden feryat eder hale geldim. Babam

uzakta olsa bile bana güç veriyordu. Bana dua ediyordu. Şimdi ise ben kanadı

kırık kuş misali babasız kaldım. Bazen kendimi o kadar çaresiz hissediyorum ki;

ne yapacağımı şaşırıyorum. Ben bu kadar büyük acıları tek başıma

üstleniyordum. Şimdi ise her gün ne halde olduğunu bilmediğim annemi ve

kardeşlerimi kaybetme korkusu yaşıyorum. Her sabah uyandığımda ailemin

özlemiyle aklımı yitirmemek için Allah’a dua ediyorum. Burada karşılaştığım

maddi ve manevi her türlü sıkıntıları ve stresleri bir gün vatanıma ve

sevdiklerime kavuşmak umuduyla hafifletmeye çalışıyorum. Ben Doğu

Türkistan’lı mazlum bir kız olarak vatansızlığın ne olduğunu çok iyi biliyorum.

Benim için vatan namustur. Vatan candır. Vatan hayattır. Vatan aldığın nefestir.

Buradan herkese yaşasın bağımsız Doğu Türkistan diye haykırmak istiyorum.

Beni destekleyen var mı? Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!

Türkiye’de benimle aynı kaderi paylaşan çok sayıda Uygur kızları var. Biz

annesiz, babasız, vatansız, kimsesiz tek başımıza kendi ayaklarımız üstünde

durup hayata sımsıkı sarılıyoruz. Annelerin, babaların, kızların hatta yeni doğan

bebeklerin her gün güneşle birlikte doğan mavi umutları var. Her gün beklenen

mavi umut! Yani her gün göklerde özgürce dalgalanmasını umut ettiğim Gök

Bayrağım!

Sizler vatanınızda yaşıyorsunuz. Bizim vatanımız ise yüreğimizde, içimizde

yaşıyor. Bizim beslediğimiz o masmavi umudumuz elbet bir gün gerçekleşecek.

Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!

Gülay SORMAGEÇ