MAVİ UMUT
Ailemizde herkesin üstüme titrediği, on sekiz yaşında olmama rağmen hala
onların gözünde büyüyemeyen evin küçük ve şımarık kızı Leyla!
Mutlu ve güzel bir aileydik. Biz birbirimize sımsıkı sarılır, birbirimizden güç
alırdık. Çin zulmünün üstesinden gelmenin tedavisi de ilacı da aile birliğimiz,
dirliğimiz ve düzenimizdi.
Çocukluğumdan beri okumak ve hemşire olmak istiyor ve bunun hayalini
kuruyordum. Her şey yolunda giderse hayalimin gerçek olması zor değildi.
Günlerim hayalimi büyütmek ve mavi umuda tutunmakla geçiyordu.
Merhamet, bereket, sevgi, paylaşım ayı olan Ramazan ayına girmiştik. Her
birimiz Ramazan’ın huzur ikliminde soluklanıyorduk. Ta ki; Çin devlet görevlileri
apansız gelip kapımızı çalıncaya kadar!
İftar soframız kurulmuş iftarı bekliyorduk. Bir iki dakika kalmıştı iftara. Biz iftarı
açamadık ama kapımızı yıkılırcasına vuran devlet görevlileri açmıştı. Bu hayra
alamet değildi. Ürperdik, çünkü korku ikliminde yaşıyorduk. Zulüm hiç
bitmiyordu. Sıra bize de gelmişti. Daha doğrusu sıra bana gelmişti. Gelen
görevliler kin ve hınçla üzerime yürüdüler beni tutukladılar. Anne ve babamın
yalvarmaları işe yaramamıştı. Üstelik onlarda cop darbeleriyle dövülmüşlerdi.
Tutuklanma sebebim; dinim hakkında bilgi edinmek için ders almış olmam,
Kur’an okumam ve oruç tutmamdı. Bunlar suçtu(!)?
Bu ramazan ayı benim için hayatımın en zor, en karanlık ayı olmuştu. Güneş
dürülmüş, yeryüzüne küsmüştü sanki. Dünya karanlığa mı gömülmüştü; yoksa
ben mi karanlıktaydım? Merhamet Kaf dağının ardındaydı bense hapiste. İnsan
kılığında ama içinde zerre insanlık olmayan zalim Çinlilerin zulmünü çok feci bir
şekilde yaşamış ve iliklerime kadar hissetmiştim. O kadar işkenceye maruz
kalmıştım ki; On sekiz yaşında bir kızın başına gelebilecek dünyadaki en büyük
acıyı yaşadığımı düşünüyordum. Zorunlu ve sorunlu bir kaderi yaşıyordum.
Sadece ben değildim bu kaderi yaşayan. Hapishane koğuşunda yaşları on dört
ile altmış üç yaş arası değişen yirmi dört kişi aynı bahaneyle tutuklanmıştık.
Suçumuz din eğitimi almaktı. Kimimiz dini öğrenen öğrenci, kimimiz de öğreten
öğretmendi. Yani ibadet etmek suç, öğretmek suç, öğrenmek suç!
7/24 kamera sistemiyle izleniyorduk. Kendi aramızda konuşmamız dahi
yasaktı. Herkes kendi köşesinde ve birbirinin yüzüne bile bakamazdı.
Dudaklarımızdan sessizce dökülen masum dualar bile suçtu. Mümkün
olduğunca yüreğimizden yol buluyor ve yakarıyorduk Allah’a!
Dudak kıpırtımızı gördükleri an dua ettiğimizi bilmelerine rağmen, gardiyanlar
geliyor zincirlerle bayılana kadar dövüyorlardı.
Abdest alacağımız endişesiyle bize yüzümüzü yıkamayı bile yasaklamışlardı. Bir
gün on altı yaşındaki Meryem’in kolları ıslak olduğu için bileğini gözümüzün
önünde hiç acımadan kırdılar. Hayretten dona kaldım. Meryem acılar içinde
kıvranıyordu. Hiç birimiz yanına yaklaşamadık, yasaktı. Zakkum acısı
çöreklenmişti yüreğime, çaresizliğin acısı…
Her sabah iki saat zorla beden eğitimi yaptırılıyordu. Yaşı ilerlemiş teyzeler ve
nineler yorgunluğa dayanamayıp bayılıyorlardı. Soluklanmak yasak,
yorgunluğunu belli etmek, yavaşlamak yasaktı. Bir saniye bile yavaşlayıp,
duraksamış olsalar acımasız gardiyanlar demir zincirlerle dövüyorlardı. Yaşlı
nineler bu acıya dayanamayıp bayılıyorlardı. Hastalanmak bile yasaktı.
Hastalanan tutukluların ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Tedavi
ettirilmez, doktor getirilmez, en küçük bir müdahale bile yapılmaz, yaptırılmazdı
Benim başıma gelenlerden de bahsedeyim. Bir ay boyunca çektiklerim o çeşit
çeşit zulümlerden birkaçıydı sadece. Hapiste o kadar çok zulme maruz
kalmıştım ki; iğrenç iğrenç küfürler ve hakaretler işitiyordum. Ağırıma gidiyor,
kahroluyordum. Koğuşta bulunanlarla konuşmam, onların da benimle
konuşmaları yasaktı. Gardiyanların narin bedenime vurdukları demir zincir
darbelerinden dolayı kaç kere bayıldığımı kendim bile hatırlamıyorum.
Dayanılmaz bu işkencelere Allah’a sığınarak ve güvenerek katlanabiliyordum.
Bir de masmavi umuda tutunarak!
İçeri atılırken gayet sağlıklıydım, yürüyerek girmiştim ama hapisten çıktığımda
bacaklarım hissetmiyordu. Yürüyemediğim için beni aileme tekerlekli
sandalyeyle teslim ettiler. Teslim edilişimde onların insafından dolayı değildi.
Babam, benim serbest bırakılmam için (207 Çin Yuanı)180.000 tl ödemişti. Yani,
para karşılığında oradan çıkardı. Tutukluluğum bitmişti. Şartlı tahliye
edilmiştim. Her pazartesi karakola imza atmaya gidiyordum. Her imza atmaya
gittiğimde annem korkudan bayılıyordu. Çünkü bir kız için oraya gitmek şöyle
dursun önünden geçmek bile dehşet vericiydi. Her gittiğimde çektiğim
işkenceleri hatırlıyor ve sinir krizi geçiriyordum. Hapisten çıkarken Çin devleti
bana yurt içi yurt dışı yasağı koymuştu. Doğduğum ilçe dışında hiçbir yere
gidemezdim. Hoten şehrinin Karakaş ilçesinde doğmuştum. Hoten’e gitmem
yasaktı. Urumçi’ye gitmem yasaktı. Beş Balık şehrine gitmem yasaktı…
Bu kadar ağır yasaklar altında benim vatanımda daha fazla kalmam intihar
olurdu. Onların gözü hep benim üstümdeydi. En küçük bir meseleyle beni
tutuklayabilir, sessiz, sedasız yok edebilirlerdi. O yüzden babam beni Çin‘
lilerden korumak ve hayallerini kurduğum eğitimime özgürce devam
edebilmem için Türkiye’ye getirdi. Bu kadar yasak varken nasıl gelebildin diye
soracak olursanız söyleyeyim. Başka birinin kimliğini çok yüksek bir meblağ
ödeyerek satın alıp kimlik ve pasaport çıkararak kaçmak zorunda kaldık.
Kendimi çok sevdiğim vatanım ve bütün sevdiklerimi geride bırakarak can havli
kaçmak zorunda kalmıştım. Baba kız yollara düşmüştük. Ruhum tarumar,
yalnızlık ve çaresizliğin dibine vurmuştum. Dünyanın en çaresiz kişisi olarak
hissediyordum. Yaşadığım işkence ve zorluklardan sonra böyle hissetmem
abartı olmasa gerek!
Hapisten çıktıktan sonra altı ay içinde bir taraftan Türkiye’ye gelmek için
hazırlıkları yapıyor diğer yandan da tedavi görüyordum. Sonunda sağlığıma
kavuştum. Hazırlıklarımız da tamamlandı. Beni ve babamı yolcu etmek için
havalimanına annem de, kardeşlerim de gelmişti. Tüm ailem ordaydı. Hepsi de
benden tek bir şey istiyordu. O da hayallerimin peşinden gitmem ve eğitimimi
başarıyla tamamlamam. Hepsi birden ne olursa olsun asla pes etme dediler.
Ben uçağa giderken annem ve kardeşlerim ağlayarak bakakaldılar. Ben ise son
kez arkama dönüp onlara bakamadım bile! Arkama döndüğüm anda kalbimin
çatlamasından korkuyordum ve bundan emindim. Bu anın onları göreceğim son
anlar olduğunu kim bilebilirdi? Meğer ben farkında olmadan son kez
vedalaşıyormuşum onlarla.
10 Haziran 2016’da babamla birlikte Türkiye’ye geldik. O zaman Türkiye’ye
giriş, çıkış yasağı yoktu. Babam bir ev kiraladı, yerleştik. Üç ay sonra babam
buradan giderken bana Türkiye’ye geri geleceğini, geldiğinde bir ev satın
alacağını ve Türkiye’de yaşamaya karar verdiğini söylemişti. Oraya sadece para
getirmeye gitmişti. Maalesef bu babamı son görüşüm olmuştu. Babamın
gidişinden kısa bir süre sonra Çinliler yurt dışına çıkış ve iletişim yasağı koydu.
Hatlar kesildi. En son annem 3-Mayıs- 2017’de bana bir sesli mesaj bırakmıştı.
Bundan sonra beni arayamayacaklarını bir daha benim de onları aramamam
gerektiğini aksi halde kendilerinin çok ağır cezalara maruz bırakılacağını ifade
etti. Ben o günden bugüne annemin sesini hiç duymadım. Annemi, anne diye
bir kez bile arayamadım. Ne yazık ki arayamıyorum. Sesini dahi duyamıyorum.
Yabancı bir ülkede kimsesiz tek başına yaşayan bir kız için sevdikleri hayatta
olduğu halde onların sesini hatta iyi olup olmadığını bilmeden, her gününü
onların hayatından endişe ederek geçirmenin ne kadar can yakıcı bir durum
olduğunu tahmin bile edemezsiniz.
Üç yıl önce bir sabah uyandığımda ağabeyim bana bir sesli mesaj bırakmıştı.
Mesajda babamın on gün önce vefat ettiğini ifade söylüyordu. Ben babamın
vefat ettiğini on gün sonra öğrenmiştim. Bu benim o kadar ağırıma gitmişti ki;
Çinlilerden ve onların bitmeyen zulümlerinden feryat eder hale geldim. Babam
uzakta olsa bile bana güç veriyordu. Bana dua ediyordu. Şimdi ise ben kanadı
kırık kuş misali babasız kaldım. Bazen kendimi o kadar çaresiz hissediyorum ki;
ne yapacağımı şaşırıyorum. Ben bu kadar büyük acıları tek başıma
üstleniyordum. Şimdi ise her gün ne halde olduğunu bilmediğim annemi ve
kardeşlerimi kaybetme korkusu yaşıyorum. Her sabah uyandığımda ailemin
özlemiyle aklımı yitirmemek için Allah’a dua ediyorum. Burada karşılaştığım
maddi ve manevi her türlü sıkıntıları ve stresleri bir gün vatanıma ve
sevdiklerime kavuşmak umuduyla hafifletmeye çalışıyorum. Ben Doğu
Türkistan’lı mazlum bir kız olarak vatansızlığın ne olduğunu çok iyi biliyorum.
Benim için vatan namustur. Vatan candır. Vatan hayattır. Vatan aldığın nefestir.
Buradan herkese yaşasın bağımsız Doğu Türkistan diye haykırmak istiyorum.
Beni destekleyen var mı? Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!
Türkiye’de benimle aynı kaderi paylaşan çok sayıda Uygur kızları var. Biz
annesiz, babasız, vatansız, kimsesiz tek başımıza kendi ayaklarımız üstünde
durup hayata sımsıkı sarılıyoruz. Annelerin, babaların, kızların hatta yeni doğan
bebeklerin her gün güneşle birlikte doğan mavi umutları var. Her gün beklenen
mavi umut! Yani her gün göklerde özgürce dalgalanmasını umut ettiğim Gök
Bayrağım!
Sizler vatanınızda yaşıyorsunuz. Bizim vatanımız ise yüreğimizde, içimizde
yaşıyor. Bizim beslediğimiz o masmavi umudumuz elbet bir gün gerçekleşecek.
Yaşasın bağımsız Doğu Türkistan!
Gülay SORMAGEÇ
