DÖRT GÜN
(25 Şubat gecesi Rus Motorize Alayının tanklarından açılan top ve roket
saldırıları ile bölgedeki tek havaalanı olan Hocalı havaalanı kullanılamaz hale
getirilmiş, kentin dışarıyla ilişkisi tamamen kesilmiştir. Şehri savunan
askerlerin kahramanca şehit olmasından sonra, Hocalı’nın işgali sonucu sivil,
eli silâhsız, Azerbaycan Türkleri çocuk, kadın, ihtiyar, genç ayrımı yapılmadan
Ermeniler tarafından vahşice katledilmiştir. Ermeniler, Türklerin gözlerini
oyarak, kafataslarının derisini soyarak, hızar ve testerelerle diri diri insanların
kol ve bacaklarını keserek katletmişlerdir. Küçücük çocukların gözleri oyulmuş,
hamile kadınların karınları yırtılmış, insanlar diri diri toprağa gömülmüştür.
Hatta şehitlerin birçoğunun cesetleri yakılmıştır. Azerbaycan Cumhuriyeti‘nin
resmî kaynaklarına göre saldırıda 106’sı kadın, 83’ü çocuk olmak üzere toplam
613 Azerbaycan Türk’ü hayatını kaybetmiştir. Ayrıca, 487 kişi ağır yaralanmış
ve 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla kaçarak canını
zor kurtarmıştır. )
Kaleme aldığımız hikaye; olayın canlı şahitlerinden birisidir! Kendisiyle yapılan
röportajdan yola çıkarak kaleme aldık. Kadınların, çocukların ve Azerbaycan
Türk’ü her bir kardeşimizin yaşadığı acıyı yüreğimiz bin parçaya bölünerek pay
ediyor, şehitleri rahmetle anıyoruz!
Hocalı beyaz örtüye bürünmüş, soğuk bir kış sabahıydı. Aniden kapımız
sert tekmelerle, şiddetle sarsıldı. Korkudan yüreğimiz ağzımıza gelmişti. Babam
neler olduğuna anlam verememiş bir halde korku ve endişeyle koştu kapıyı açtı.
Eli silahlı adamlarla karşılaşmıştı. Hiçbir şey söylemeden dipçikle göğsüne
şiddetle vurdular, darbenin etkisiyle babam dengesini kaybederek yere
yığılmıştı. Öfke ve nefret saçan buyurgan bir dille silahı üzerimize doğrulttular,
dışarı çıkmamızı emrettiler. Nutkumuz tutulmuştu, itiraz edemedik, hiçbir şey
söyleyemeden dışarı çıktık.
Çoğu kadın ve çocuklardan oluşan yüzlerce insan evimizin önündeki büyük
meydanda toplanmıştı. Silahlardan dur durak bilmeden ateş açılıyor vızır vızır
mermiler havada uçuşuyordu, vurulabilirdik. Kurşun vınlamaları ve korku içinde
koruyabildiğimiz kadar kendimizi koruyarak meydandaki kalabalığın içine
karıştık.
1
Çok geçmeden askeri araçlardan yaklaşık yirmi asker inmişti, bize doğru
yürüdüler yine silahlarını üzerimize doğrultarak araçlara binmemizi emrettiler.
Sıkış, tepiş bindik. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Ormana doğru
götürüldüğümüzü anlamıştık. Bizi ormanın yakınında askeri bölüğün deposuna
getirilmişiz. Araçtan indiğimde gördüklerim beni şoke etmişti. Dört bir yanda
işkence vardı. Kadınlara tecavüz ediliyor, erkeklere işkenceler yapılıyordu.
Dipçikle erkeklerin cinsel organlarına vuruyorlardı. Sakatlamak kastıyla
vuruyorlardı ki; bir daha bizim erkeklerin çocuğu olmasın!
Öfke ve kin kokan salyalı cümleler kuruyorlar, yeni doğacak neslin ermeni
soyundan olacağını söylüyorlardı. Dehşet içindeydim. Başka bir boyutta mı
yaşıyordum, bir rüyamıydı bu? Yoksa kâbus mu görüyordum? Hızla gelen
arabanın yanımızda kulak yırtan sesiyle ani fren yapmasından irkilmiştim.
Aracın kasasından mahallemizin erkeklerini indiriyorlardı. Gözlerim babamı
aradı, babam yoktu. Tekrar tekrar baktım, bakmaktan yoruluncaya kadar baktım
ama göremedim. Yüreğimde endişe katmerlendi. Kendimi kır kazanına (zift
kazanı) atılmış ve az sonra eriyip sıvıya dönüşecekmiş gibi kötü hissediyordum.
Ne olacaktı? Bizi neler bekliyordu? Zihnim bana küçük olduğumu telkin etse de
adını koyamadığım bir korku yaşıyordum. Sağım, solum, önüm, arkam hep
yetişkin insandı. İç sesim, şimdilik büyük insanların arasında kaybolmuş gibisin,
senin için bu belki bir avantaj olabilir diyordu. Gerçekten öyle miydi? Aldatıcı
bir teselliydi belki ama tek düşüncem küçük olmamdı. Beni görmeyecekleri
hissine kapılmıştım.
AKŞAM
Hepimiz aç, susuz perişandık. Yavaş yavaş karanlık çökmüştü. Ne halimizi
soran, ne de acıyan yoktu. Sanki oradan oraya taşınacak bir eşyaydık her
birimiz. Emirler yağdırılıyor, insanlar askeri arabaya doldurulup, taşınıyordu.
Sıra bize gelmişti. Meçhulün içinde, meçhule gidecek bahtsızlardık!
Ormana doğru götürüyorlardı. Yol boyunca gördüğüm manzara korkunçtu.
Şehir kan gölüne dönmüş, sanki bulutlardan kan yağmıştı. Ortalık düşman
ordusunun askerleriyle kaynıyordu. Yerde göz alabildiğince uzanmış insan
yığını… Askerler insanların ölüp ölmediğini kontrol ediyorlar, hareket eden ve
ses vereni hunharca öldürüyorlardı… Acı acı yutkunuyordum, canım yanıyor,
yüreğim kanıyordu. Gözümün gördükleri ve hissettiklerimin arasında sıkışmış
yola devam ediyorduk. Nihayet birkaç saatlik yolculuktan sonra gelmemiz
gereken yere gelmişiz. Daha önce hiç görmediğim bir yerdi. Yüzlerce
Azerbaycan Türk’ü esir edilmişti. Her yerde işkence kol geziyor, insanlar diri-
diri yakılıyordu. Ölüp gitmeyi istemenin o anda toptan ölümün gelmesi için dua
etmenin netameli demlerinde savrulmak… Kavrulmak… Yoğrulmak!
2
İnsanlığın sustuğu yerdeydik. Genç kızlara babalarının gözleri önünde
tecavüz ediyorlar ve korku filmlerinde olan kötü karakterli oyuncular gibi çılgın,
sapkın kahkahalarıyla onurumuzu, insanlığımızı, namusumuzu yerden yere
çalıyorlardı. Ağızlarında kin, nefret, garez salyası: “Öleceksiniz, soyunuzu
kurutacağız, karnınızda bizim soyumuzdan erkekler taşıyacaksınız” diyerek
kadınlara saldırıyorlardı. Göz buna nasıl dayana? Gönül nasıl katlana? İleri
atılıp itiraz eden erkeklere ateş açıyor ve öldürüyorlardı. Erkekler o iğrenç
manzarayı izlemektense itiraz ederek öldürülmeyi tercih ediyordu. Kıyamet bu
olsa gerek! Birkaç dakika içinde yirmiye yakın erkek öldürülmüştü. Hamile bir
kadının karnını yarıp bebeğini çıkardılar, zerre acımadan vahşice ateşe attılar.
Olanlara inanamadım, dayanamadım. Gözlerim karardı, kulaklarım uğuldadı,
birden karanlık çöktü, bayılmışım. Gözümü açtığımda vahşet devam ediyordu.
Anamın gözü yaşlı, kadınların gözü yaşlıydı. Başka da bir şey gelmiyordu
ellerinden!
Her defasında insanlara yapılan vahşeti gördüğümde etimden et koparıyorlar,
lime lime doğruyorlardı… Beynimi uyuşturmak, uyumak, yok olmak
istiyordum. Keşke ölseydim de bunları görmeseydim. İnsana kendi ölümünü
istemek sevimli gelir mi? Şu an çok sevimli geliyordu.
Dört gün boyunca devam eden vahşetten geriye çok az insan sağ
çıkabilmişti. Annem, ben ve birkaç kadın! Bu bir mucizemiydi, bilinmezlikler
içinde bir tecelli mi(!)?
Bir gece sonra:
Gökyüzü kızıla boyandı. Sanki yerdeki kan gökyüzüne yansımıştı. Karanlık, pis
kokulu odanın bir köşesine sıkışmıştık. Az sonra ayak sesleri duyuldu. Annem
bana sıkı sıkı sarıldı beni göğsüne bastırdı. Elinde olsa sanki yeniden beni
batnında ( karnında) saklayacaktı tir tir titriyordu. Annemin gözlerine baktım,
gözlerindeki korkuda kayboldum. Kapı açıldı, o ayak sesleri beni anamdan
koparıp ayırdı. Vermemek için direnen annemin üstü, başı yırtılmış, aldığı
darbeler yüzünü, gözünü kan içinde bırakmıştı. Annemin feryadı göklere
yükseldi, onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Beni neden götürdüklerini
anlamıyordum. Ağlıyor, beni götürmemeleri için yalvarıp yakarıyordum.
Koridor boyunca kah sürükleyerek, kah iterek beni bir odaya getirip kapattılar.
Kendimi toplayarak sakinleşmeye çalıştım. Odayı gözden geçirdim. Bu oda
diğerlerinden daha düzenliydi. Belli ki, yüksek rütbeli birinin odasıydı. Az sonra
koridordan hızlı, okkalı, yüreğe işleyen sert adımlar duydum. Sakinleşmeye
çalışsam da başaramıyordum. Uçacak gibi titriyordum. Kaba bir ses “Onun kızı
mı?” diye sorup cevabını beklemeden hışımla odaya daldı. İri yarı, kilolu, kırk
beş yaşlarında, sakallı, kır saçlı bir adamla göz-göze geldik.
3
Nefret ve mide bulandıran bir gülümsemeyle yüzüme baktı. Kafesten kaçan
vahşi bir hayvan gibi üzerime yürüdü… Sadece elimi kaldırıp yüzünü tırmalaya
bildim. Canı acımış daha da öfkelenmişti, beni saçımdan tutup duvara çarptı.
Vücudum sanki araba altında kalmış gibi sızlıyordu. Sanırım dişim kırıldığı için
ağzım kanla dolmuş, alnımdan akan kan da süzülerek gözüme dolmuştu.
Kendime gelip kanlı gözlerimi açtığımda karnımdaki keskin ağrı tüm ağrılarımı
bastırmıştı. Vücudum uyuşmuştu. Annemin neden feryat ettiğini şimdi daha iyi
anlıyordum. Meğer pis iştahlarını bu geceye bırakmışlar!
Artık küçük bir kız değildim.
İçi parçalanmış, duygusu yok edilmiş, hem vücuduna, hem ruhuna, hem de
geleceğine tecavüz edilmiş bir kadın! Henüz olgunlaşmayan küçük vücudum
tecavüzün en vahşisine maruz kalmıştı. Yerden kalkamıyordum. Sanki yıllardır
yatağa bağımlı bir hasta gibiydim. Külçe gibi yataktan düşüp yere yığıldım.
Kendime gelemeden sırayla diğer askerlerin tecavüzüne maruz kaldım. Yüzünü
tırmaladığım iri yarı adam da camda veya aynada her yüzüne baktığında içtiği
sigarayı vücuduma basarak söndürüyor, bana “küçük fahişe” ile başlayan ağır
hakaretler yağdırıyordu.
“Sizi böyle mahvetmek lazım” diyordu. Vücudumda sigara ateşinin yaktığı
izler, içim parçalanmış halde… Daha ne kadar dayana bilirdim(?)!
Bana öyle geliyordu ki, tüm bu yaşadıklarım sadece bir rüya. Rüya değildi, her
seferinde tiksinerek kendime geliyordum. Ölmek için çareler arıyordum…
Ölemiyordum… Ama aslında bir ölüden farkım yoktu.
Hiç hareket edemiyor, nefes bile alamıyordum. Öldüğümü zannedip diğer
cesetlerle birlikte beni bir çukura atmışlardı.
AĞDAM’DA HASTANEDE GÖZLERİMİ AÇTIM
Sonradan öğrendim ki, askerlerimizden biri tesadüfen hırıltımı duymuş, beni
Ağdama-hastaneye getirmiş…
Vücudumdaki yaralar iyileşti!
Fakat vahşetin izleri hem bedenimden hem de ruhumdan hiç silinmedi,
silinmeyecek. Dört yıl konuşamadım. Dilim tutulmuştu…
Ne çocukluğumu yaşayabildim, ne geleceğimi, ne kadınlığımı! Esir oldum, evlat
oldum, şehit kızı oldum, kimsesiz oldum, öğrenci oldum, ama kendimi
bulamadım. Aynanın karşısına geçip vücuduma baktığımda, sigara izlerini görüp
vücudumdan iğrendim. Başımın sağ tarafında o gün kökünden yolunan saçımın
kel yerini gördüğümde, yüzümden iğrendim! Feryadımı kimse duymadığı için,
kulaklarımdan gitmeyen sesimden iğrendim! Kadın olduğum gün, kadın
olmaktan iğrendim! Kadın olduğuma isyan ettiğim gün… Kadınlığı reddettim!
4
Yine 25 Şubat:
Dizlerimi karnıma doğru kıvırıp oturdum. Başımı iki elimle sıkarak ağladım.
Cevapsız sorular sordum kendi kendime “ Doğduğumda saçaklar ağladı mı?”
Bilinçli bir yalnızlığın içinde kendimle karşılaşmaktan korktum, kaçmak
istedim! Aslında kaçmanın, susmanın, korkmanın ne olduğunu daha önceden de
biliyordum! Ama bu seferki başka idi… Çünkü o gün, bugün bundan
kurtulamadım, kurtulamıyorum!
Yaşadığım dört günden sonra bütün kokular bomba, bütün renkler kırmızı ve
siyaha, bütün sesler silah ve bomba seslerine dönüşmüştü benim için…
Her şey “Keşke o sabah hiç gün doğmasaydı” dediğim gün değişmişti.
Musibetin, haksız işgalin, işkencenin her çeşidinin ve bilinçli bir soykırımın
hayata geçirildiği gece… Gözyaşlarım buz tutmuş, hayallerimi talan vurmuştu.
Acımasız kahkahalar, bomba sesleri, kan gölüne dönen sokaklar, bitmeyen
feryatlar!
Yıllar geçmesine rağmen, ne zaman hatırlasam, etrafımdaki her şeyi kırıp
döküyorum. İç isyanım büyüyor… Dayanamıyorum… Dünyaya kız olarak
geldiğim için hayıflanıyorum(!)?
On üç yaşım, ne bahtsız yaşım. Gözlerimden aktı kanlı yaşım. Büyük bir
musibete uğramıştı başım…
Yine bir 25 Şubat… Kan kusarak yumruğumu öyle bir sıkıyorum ki, tırnağım
avuç içimde etime geçiyor, kanatıyor. Duymuyorum!
Yıllardır, insanlar beni Hocalı’da tecavüze uğramış kız olarak gösterdi. Bense,
her defasında kendimden iğrendim.
Gerçek olan şuydu; benim bedenime, beni parmakla gösterenlerinse vicdanına
tecavüz edilmişti.
On iki sene yaşadığım Hocalı’dan, aklımda vahşet saçan dört gün ve çok acı bir
hatıra kaldı…TECAVÜZ!!!
Gülay SORMAGEÇ
