BİR KİTAP TANITIMI VE ELEŞTİRİSİ'ne cevap

BİR KİTAP TANITIMI VE ELEŞTİRİSİ’ne cevap Kısa bir açıklama: bu eleştirilere benim cevabım dışında olayın, yaşandığı yerleri çok iyi bilen

BİR KİTAP TANITIMI VE ELEŞTİRİSİ'ne cevap
10 Haziran 2020 - 16:53
BİR KİTAP TANITIMI VE ELEŞTİRİSİ’ne cevap

Kısa bir açıklama: bu eleştirilere benim cevabım dışında olayın, yaşandığı yerleri çok iyi bilen

ve kendisi de Göyçeli olan, (Göyçe Mahalı, Vedi ile sınırı olan bir yer) 10 yıl Nahcivan da

gazetecilik yapmış olan Ali Şamil beyin 24 noktada yaptığı itiraz ve açıklamalarının bir kaçını

çevri yapmadan aynen aldım.

Önce Mücahit beye, teşekkür ederek başlamak istiyorum. Kitap hakkında farklı alanlardan bakıp

eleştirdiği için. Daha önce de kitabı okuyup, bu kitap hakkında yazan ve görüş bildirenler olmuştu.

Onların da tespitleri Mücahit beyin şu tespiti dâhilinde olmuştu.

” Yazar akıcı yani konuşma dili kullanmıştır. Her türden okuyucuya hitap edecek bir kitap olarak

değerlendiriyorum. Yazar gerçekte yaşamış olan şahısların ismini kullanarak bir kurgu geliştirmiştir.”

Çok isabetli bir tespit, bizim de maksadımızla bire bir örtüşüyor. Kendisine bir konuda daha hak

veriyorum aynı konu benim de dikkatimi çekti, sordum soruşturdum orada yazıldığı gibi olmadığını

öğrendim. Bir dip notla konuya açıklık getirdim. 2010 yılında birinci baskıda bu açıklama yer aldı.

Fakat kitapta yazılana dokunmadım.

“Hikayenin bu bölümünde sık-sık Mustafa Kemal adı geçiyor. Bu aslında bölgede görev

yapan binbaşı Mustafa Kamil’dir. Bir isim benzerliği mi yazarı böyle yazmaya itmiş, başka

bir sebep mi var bilemiyoruz.( Bu bilgi araştırmacı yazar Nizamettin Onk’tan alındı.)

M.Irmak ”

Fakat daha sonra ikinci baskıyı yapan “Zengin Yayıncılık” bu dip notu çıkarmış ve tam da bu bölümü

kitabın arka kapağına taşımış. Bu da iyi bir okuyucu olan Mücahit beyin gözünden kaçmamış. Bunu da

yukarıdaki tespiti içinde değerlendirmesini beklerdim. Yani yazar hangi duygular içinde yazdığını

bilemediğimiz için buna bir “kurgu” olduğu noktasından bakmalıydı. Bu açıklamadan sonra yapılan

eleştirilere itirazım var.

Kitabın Adı: Karlı Aşırım

Yazar:Ferman Kerimzade

Azerbaycan dilinden Türkçeye çeviren: Mehmet Irmak

İddia: (Bu çeviri, Azerbaycan dilin İstanbul Türkçesinin bir lehçesi olmadığının aksine bağımsız bir dil

olduğunun kanıtıdır.)

Cevap: Burada kullanılan bir kelimeden yola çıkılarak hüküm verilmiş gibi geldi bana. Ben hiçbir

zaman bu ifadeyi kullanmadım. Yukarıda bahsettiğim birinci baskıda “çevri” değil “Hazırlayan” olarak

yazıldı. Çünkü aynı dilin çevrisi olmaz. Kitap zaten Türkçe yazılmış. Ben Kril harfleriyle yazılan bu eseri

sizin deyiminizle İstanbul Türkçesine aktarmışım. Yani Azerbaycan Türkçesi bir lehçe değil, Türkçenin

Doğu kolunu oluşturur. Türk edebiyatının en önde gelenlerinden Fuzili, Hatai (Şah İsmail) ilk akla

gelenlerdir. Hatai’nin şiirlerinin bir harfini bile değiştirmeden rahatlıkla herkes anlayabilir. Ayrı bir Dil

olarak göstermek kabul edilir bir durum değil.

Bu konu çok önemli olduğu için bu alanda söz sahibi olanların görüşünü aktarmak istiyorum. Tartışma

Karlı Aşırım üzerinden yapıldığı için bu Kitabın yazarı Ferman Kerimzade ve Eserleri konulu Yüksek

Lisans Tezinden bir bölüm aktarıyorum.

“Azerbaycan Türk Edebiyatı veya daha kısa bir adlandırma ile Azerî Edebiyatı: Kafkasya, Azerbaycan

(Kuzey ve Güney), İran, Irak ve Doğu Anadolu yörelerinde yaşayan Türklerin, “Doğu Oğuzca” olarak

tanımladığımız Türk şivesiyle oluşturdukları, genel Türk Edebiyatı’nın bir koludur. “Batı Oğuzca” ile

ortaya çıkan edebiyata da Anadolu Türklerinin edebiyatı, Türkiye Türklerinin edebiyatı, Osmanlı Türk

edebiyatı adlarını veriyoruz. “Doğu Oğuz” Türk şivesiyle gelişmiş olan bir Türk Edebiyatı kolu da

Türkmen Edebiyatı’dır. Bu kısa tanımlamadan da anlaşılacağı gibi Azerbaycan Türk Edebiyatı,

Türkmen ve Çağatay (Müşterek Orta Asya Türk Edebiyatı) edebiyatları ile Türkiye Türklerinin

edebiyatları arasında yer alır ve bu Türk edebiyatlarını birbirine bağlayan köprü vazifesi görür.(8)

8 Akpınar, Azerî Edebiyatı Araştırmaları, Dergah Yay., İstanbul, 1994, s. 17

(T.C. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Merve Topal)

Tavsiye: Ayrıca kitabın adı de Türkçe’ye tercüme edilmeliydi. Türkçe, “Karlı aşırım” ifadesi

bir şey ifade etmiyor.  Kitabın adı kanımca “Karlı Geçit” olmalıydı.

Cevap: Bu olabilirdi hatta “Karlı Gedik” de olabilirdi. Bahse konu olan Coğrafi yapıya da

daha uygun olurdu. Zaten kitabın adı da buradan geliyor. Çünkü onlarca “Geçit” sayılabilir

fakat hiçbiri istenilen anlamı vermez. Çünkü burada bahsedilen dağlar arasından karşı tarafa

giden yol ve bu yolun sınıra sıfır noktası olan en yüksek yerinden bahsediliyor. Atlıların

durduğu yerin Türkçede karşılığı “Aşırım” veya “Gedik” tir. (Dağ geçidi. Türkçe sözlük)

Gedik: türk dillərində, o cümlədən Azərb. dilində "hündür dağ, dağ keçidi, aşırım" deməkdir

(Wikipedia) Çevri yapılmadan da Türkiye’de herkesin anlayabildiği bu dil Türkçe den başka bir dil

olmadığını nasıl anlatalım.

Öte tarafın sınırının başladığı nokta olduğu için yapılan filme de “Axırıncı Aşırım” (Sonuncu

Aşırım) diye adlandırmışlar. Bu yüzden ben de orijinal adın kullanılma taraftarıyım.

Ama hala “Aşırım” Türkçe bir şey ifade etmiyor diyorsanız Malatya yöresine ait güzel bir

türkü var şöyle diyor:

“Beydağından yol aşırım

Amaan deli deli dolaşırım ” diye devam ediyor. Sizce Beydağındaki “aşırım” bir şey ifade etmiyor mu?

İddia: “Kitap, 1917-1930 yılları arasında  Azerbaycan ve Nahcivan’da yaşanan olaylara

referans yapar”

Cevap: “Yanlışdı. Kitabda Vedibasar(Ermənistanda) baş verənlərdən söz açılır.”(A. Şamil)

Tavsiye: “Kitabın iki kahramanı vardır: Abbaskulu (Abbasgulu)Bey ve Kerbelayıİsmai.(Burada

da bir not düşmek isterim: Çevirmen arkadaş “Kerbelayı” yerine Türkiye’deki kullanılan

“Kelbayı” ifadesini kullansaydı daha iyi olurdu.)”

Cevap : Mücahit bey ilk bakışta haklıdır bizde o şekilde kullanılmaz. Fakat “Kelbayı” şahıs ismi

kullanılmadan söyleniyorsa öyle söylenir. İsmiyle beraber söylendiğinde ise “Kelbayı İsmail” değil

“Kalba İsmail” veya “Kalba Abbas” şeklinde söylenir. Ben isimleri ve sıfatları değiştirmeden

kullanmayı tercih ettim. Yabancı bir isim tercümelerde aynı yazılır. Kimse onu kendi dilinde telaffuz

edildiği şekilde yazamaz.

İddaia: “İkincisi, kitaba göre Gemlo, Abbaskulu’yu tuzağa düşürüp öldürür. Bu doğru değildir.

Abbaskulu Bey 1930 yılında Ermenistan’daki bir çimento fabrikasında görevliyken kimliği

bilinmeyen kişilerce öldürülür.”

Cevap: “Abbasqulu bəy üç kişi ilə üsyançılarla 1930-cu ilin martında danışığa (isyanı fazla

kan dökülmeden bitirmek için) gedərkən öldürülüb. Bir həftə sonra üsyan yatırıldıqdan

(bastırıldıktan) sonra Abbasqulu bəyin və Xəlilin meyidləri (cenazeleri) gətirilib Vedi qəsəbə

Məktəbinin həyətində (bahçesinde) böyük törənlə dəfn edilib.” A. Şamil

İddaia: “Üçüncüsü, Abbaskulu Bey 1930 yılında vefat eder ama Kelbayı İsmail her nedense

1936 yılına kadar Sovyetlere direnebiliyor ve o tarihte Iğdır’a gelmeye karar veriyor.”

Cevap: “Yanlışdı. 1930-cu ilin martında Türkiyəyə keçib.” A. Şamil

İddaia: “Doğru olan ve çoğu Iğdırlının bilmediği bir gerçek vardır: Kelbayı İsmail Bey,

Sovyetlerden kaçarak Iğdır tarafına geçer, Taşburun’a yerleşir, yoksul bir hayat sürer. Soyadı

kanunu çıkınca doğduğu köyün adını (Çimen) alır. 1948 yılında vefat eder. Taşburun

mezarlığına defnedilir. Uzun yıllar kimse onun hakkında bilgi sahibi değildir.”

“Yanlışdı. 1992-ci ildə Körpü açılandan sonra nəinki Kərbəlayı ismayılın qohumları,

hətta onunla heç bir qohumluq bağı olmayanlar da qəbristana gedib dua oxuyardılar. Biz də

bir neçə dəfə qrup halında gedib dua oxumuşuq.”A. Şamil

Cevap: Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Kerbelayı İsmail 1930 yılı başlarında

silahlı isyana kalkışınca daha fazla kan dökülmesin diye gönderilen elçiler öldürülünce köyü

basılır başta kardeşi Veli ve diğer direnişçiler öldürülür. Artık direnemeyeceğini anlayan

Kerbelayı İsmail birkaç gün içinde sınırı geçer. Mücahit Bey 1936 ya kadar orada yaşadığını

hangi bilgiye dayanarak söylüyor bilemiyorum. Eğer kendi yazdığını tekrar sakin kafayla

okursa 1936 dan önce geldiğini görecek. Ne yazmış Mücahit Bey; ”Taşburun’a yerleşir, yoksul

bir hayat sürer. Soyadı kanunu çıkınca doğduğu köyün adını (Çimen) alır.” Bu cümleden anlaşılan

soyadı kanunu çıkmadan önce gelen Kerbelayı, kanun çıkınca doğduğu köyün adını alır.

Soyadı kanunu 1934 de çıktığına göre bir kere 34 ten önce geldiği kesinleşmiş oluyor.

Ayrıca “çoğu Iğdır’lının bilmediği” iddiasına gelince tabii ki konuyla alakası olmayan köyünde

çoluk çocuğunun rızkıyla uğraşan insanlar nasıl ve nereden bunu bilecekti ki. Cumhuriyetin ilk

yıllarındaki olgun yaşlarda olanlar ve İrevandan gelenler bu isimleri çok iyi biliyorlardı. Benim

köyümde (Dize) yiyeni vardı. Tutu hala. Köyümüzde çocukları ve torunları yaşıyor. Ailesi

İrevan’da kaldığı için kendisine haksızlık yapıldığında hep söylerdi; “Ben Abbasgulu Bey’in

yiyeniyim, Bey ailesindenim beni sahipsiz bilmeyin.”

Yolları Taşburun’dan geçen köyler çok iyi bilirler 80 li yallara kadar Taşburun’dan çıkan yol

sağa doğru kıvrılarak bir kavis çizerdi. Ben 1997 veya 98 yılında Taşburun’a bu konuları

konuşmak için gittim köyün yaşlıları Kerbelayı İsmail’in mezarı kaybolmasın diye yolu

(bugünkü gibi) düz çıkarmadıklarını söylediler.

Son olarak şunu söylemek gerekir. Mücahit beyin haklı olduğu bir iki nokta olabilir. Bunlar da bir

roman için normal karşılanması gereken konulardır. Ama bu romanı tarihi bir belge gibi ele alıp

eleştirmek bunun üzerinden tartışma yaratmak yerine, konuya sadık kalarak bir roman gözüyle

baksaydı daha iyi olurdu.

Mehmet Irmak

YORUMLAR

  • 0 Yorum