YRD.DOÇ.DR.ENVER ARAS EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ

YRD.DOÇ.DR.ENVER ARAS EMEKLİ ÖĞRETİM ÜYESİ

HAZAR'DAN ARAS'A [email protected]

TÜRKLERDE HIDRELLEZ GELENEĞİ

07 Şubat 2021 - 12:09

TÜRKLERDE HIDRELLEZ GELENEĞİ
(La Tradition de “Hıdrellez” Chez Les Turc)

Enver ARAS 1 *
Bizim burada gayemiz bu sahayla ilgili olan hiç bilinmeyen konuları ortaya koymak
değil, Türk dünyasının büyük bir kısmında gelenek hâlinde kutlanan Hıdrellez konusunda
bilgi vermek ve bu sahadaki çalışmalara katkı sağlamaktır. Hıdrellez kutlamalarına
geçmeden önce Hızır kavramı, Hızır'ın kimliği, yaşadığı zaman, ebedî yaşayıp yaşamadığı,
Kur’an-ı Kerim'deki yeri; Hz. İlyas'ın Kur’an-ı Kerim ve İslâmî kaynaklardaki yeri, Hızır'la
İlyas'ın ilişkisi vb. hususlara kısaca bakmak gerekir. Çünkü bütün bu hususlar, konumuzun
tarihine ışık tutacak ve daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
A. H I Z I R:
1. Hızır Kavramı ve Hızır'ın Kimliği:
Hızır kelimesi, Arapça "El-Hadır" kelimesinden gelir. Pratikte isim olarak kullanılan bu
kelime birçok kaynakta bir lâkap şeklinde ele alınmıştır. Adı geçen kelime Arapça'da yeşil,
yeşillik, yeşilliği çok olan yer anlamına gelen "El-Ahdar" kelimesinden gelir. Bazı
kaynaklarda "El-Hıdır / El-Hadr" şeklinde yer alan "El-Hadır", Türkler arasında "Hızır" ya
da "Hıdır" şeklinde kullanılmaktadır (Ocak 1990:60-61; Çelebi:1998:406).
Bazı araştırmacılar eski bir bitki tanrısının, Hızır'ın şahsında İslâmileştirilmiş olduğu
görüşündedir. Bir kısım hadis ve rivayetlerde Hızır'ın oturduğu veya namaz kıldığı yerin
hemen yeşerdiği belirtilmektedir. Yani, Türk-İslâm mitolojisinde Hızır yeşil kavramıyla
olduğu kadar su kavramıyla da yakından ilgilidir (Ocak 1990:60-61; TDEA 1981: C.4:218).
Hızır'ın kimliği meselesine henüz bir açıklık getirilmemiştir. Bazı İslâm kaynakları
Hızır'ın veli, bazıları da nebi olduğunu iddia eder (Ocak 1990: 66). Hızır'ın, Kabil'in oğlu
Hazrûn; Nuh'un oğlu Sâm'ın torunlarından Belyâ bin Melkân; Hz. İshak'ın torunlarından
Hazrûn bin Amâyil olduğu iddiaları vardır. Bir kısım müellifler Hızır'ın lâkap, İlyas'ın da
isim olduğunu kabul ederler (Çelebi 1998:C.17: 406; Harman 2000: C.22:162).
Hızır'ın ana tarafından Rum, baba tarafından Fars olduğunu iddia edenler olduğu gibi
onun Himyeri aşiretinden Benû Bekkâl boyuna mensup bulunduğunu, soyunun Hz. Nuh'a, Hz. İbrahim'e ve Hz.
Musa'nın kardeşi Harun''a dayandığını iddia eden kaynaklara da rastlanmaktadır (Ocak 1990: 63-64).
Hızır'ın melek, veli, peygamber, hem veli hem de peygamber olduğu konusunda çeşitli
görüşler ileri sürülmektedir. Genellikle tasavvuf çevreleri Hızır'ı bir veli, tasavvufun
dışındaki âlimler ise bir peygamber olarak kabul ederler. Hızır'ın hem veli hem de
peygamber olduğunu söyleyenler de vardır. Biz de eğer, "Derken, kullarımızdan bir kul
buldular ki, ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve peygamberlik) vermiş, yine ona
tarafımızdan bir ilim öğretmiştik" (Kehf 65). meâlindeki ayette geçen "bir kul"un Hızır
olduğu iddiasına katılırsak, onun bir peygamber olabileceğini göz önüne almamız gerekir.
2. Hızır'ın Yaşadığı Zaman:
Hızır'ın yaşadığı sanılan zaman hakkında çeşitli görüşler vardır. Bazı âlimler, Hızır'ın
Hz. Âdem zamanında yaşadığını, Hz. Âdem'in defin törenine katıldığını iddia eder. Onun Hz.
İbrahim, Hz. Süleyman ve Hz. Musa Peygamber zamanında yaşadığını ileri sürenler de
vardır. Bir kısım kaynaklar da Hızır'ın İran hükümdarı Efridûn bin Esfiyân zamanında
yaşadığını ve Zülkarneyn'in ordusunda kumandanlık yaptığını kaydeder (Ocak 1990: 66-69).
3. Hızır'ın Ebedî Olarak Yaşayıp Yaşamadığı Konusu:
*Yard. Doç. Dr., Fırat Üniversitesi Fen-Ed. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü - ELAZIĞ.

2

Hızır'ın ebedî olarak yaşayıp yaşamadığı meselesi tartışma konusudur. Ahmed Bin
Hanbel, Buharî, İbnu'l Esir, İbnu'l Cevzi, İbn Kesîr, Nevevî vb. âlimler Hızır'ın yaşamadığını
iddia ederler. Aynî, Makdisî, Sâvî, Sa'lebî gibi tarihçi ve müfessirler ise Hızır'ın ebedî olarak
yaşadığını kaydeder. Bu kesim iddialarını Hızır'ın Zülkarneyn'le "âb-ı hayat"ı araması
efsanesinin çeşitli rivayetlerine dayandırırlar. Hızır'ın mutasavvıflarla sohbet
ettiğini anlatan sözlü ve yazılı rivayetlere inanlar onun ebedî bir hayat yaşadığını
kabullenirler. Hızır'ın Hz. Peygamber'le buluştuğuna, onun defin törenine katılıp Hz. Ali'yle
görüştüğüne ve ömrünün kıyamete kadar uzatıldığına dair rivayetlere itibar edenler de vardır
(Ocak 1990: 66-70).
Ebussuud, Kadı Beyzavî, Kurtubî, Konyalı Mehmet Vehbi, Seyyit Kutub ve Zemahşerî
gibi müfessir ve kelâmcılar Hızır hususunda hiçbir fikir ileri sürmemiştir. Diyarbekrî, İbn
Hacer ve Taberî ise, Hızır konusundaki iddiaları nakletmekle yetinmişlerdir. Kâtip Çelebi,
Alusî ve Elmalılı Hamdi Efendi de Hızır'ın maddî olarak hayatta olamayacağı, onun
varlığının ruh âleminde idrak edilebileceği görüşünü ortaya koyarlar (Ocak 1990: 66-72).
Netice olarak hakkında birçok dinî ve mitolojik rivayetler olan Hızır'ın hem halk hem de
mutasavvıflar arasında ölümsüz olduğuna inanıldığı ve İslâmî açıdan ise, çoğunlukla maddî
anlamda ebedî bir hayat yaşadığına inanılmadığı ortaya çıkmaktadır. İlmî açıdan da Hızır'ın
ölümsüz olamayacağı iddiasının geçerliliğini koruduğu söylenebilir.
4. Kur’an-ı Kerim'de Hızır:
Kur’an-ı Kerim'de Hızır'ın adı geçmez. Ancak, Kehf suresindeki kıssada Hz. Musa'yla
birlikte bir "genç adam"dan bahsedilmektedir (Kehf 60, 62, 63). Yine, buradaki kıssada ilâhî
rahmete mazhar olan “bir kul”dan söz edilmektedir. Kehf suresinde zikredilen "bir kul"un
Hızır olduğu iddiasının genel kabul gördüğünü ifade edebiliriz (Kehf 65).
5. Kur’an-ı Kerim'deki Kıssa:
Kur’an-ı Kerim'de, Hz. Musa'nın "genç adam"la yola çıkıp kendisine kılavuzluk eden
bilinmeyen bir şahsiyetle buluştuğu ve birlikte yolculuk yaptığı anlatılmaktadır. Kehf
suresinin 60-82. ayetlerinde anlatılanları şöyle özetleyebiliriz: Hz. Musa birgün yakını olan
bir gençle beraber kendisiyle buluşması emredilen kişiyle görüşmek üzere yola çıkar.
Buluşma yeri "iki denizin birleştiği yer"dir. Hz. Musa bu yeri tespit edebilmek için yanına
azık olarak aldığı kurutulmuş balıktan faydalanacaktır. Çünkü, balığın canlanacağı nokta,
buluşacağı kişinin yerini belirten bir işarettir. Hz. Musa'yla genç adam, deniz sahilinde bir
kayaya sığındıkları sırada ölmüş balık canlanıp denize atlar. Bunu gören "genç adam" şaşırıp
Hz. Musa'ya haber vermeyi unutur. Bir süre sonra Hz. Musa acıkıp azığı isteyince olup biteni
hatırlayan "genç adam" durumu anlatır ve üzüldüğünü ifade eder. Bunun üzerine Hz. Musa
tekrar o kayaya dönüp aradığı şahsı bulur. Bu kişi, kendisine Allah tarafından rahmet ve gizli
ilim verilen "kul"dur. Musa bu "kul"a, kendisini yanına almasını ve sahip olduğu ilmi [İlm-i
ledün; Allah'ın sırlarına ait manevî bilgi, gaip ilmi] öğretmesini talep eder. "Kul", buna

3

yanaşmak istemez. Hz. Musa, kendisine uyacağını söyler. "Kul", Musa'nın talebini meydana
gelebilecek olaylar hakkında açıklama yapmadığı sürece soru sormaması şartıyla kabul eder.
Musa'nın bu şarta uyacağına dair söz vermesi üzerine yolculuğa başlarlar.
Kur’an-ı Kerim'de bir "kul" olarak ifade edilen bu zat, önce bindikleri gemiyi
deler, sonra bir çocuğu öldürür, daha sonra da kendilerini misafir etmeyen insanların yaşadığı
bir köyde yıkılmak üzere olan bir duvarı düzeltir. Hz. Musa, bu üç hâdisenin her birinde
arkadaşına söz konusu davranışının kötü olduğunu söyler ve niçin böyle yaptığının sebebini
sorar. Arkadaşı Musa'yı, "Ben sana benimle birlikte olmaya sabredemezsin, demedim mi?"
diye uyarır. Musa, özür diler ve yolculuğa devam etmelerini ister. Birinci ve ikinci hâdisede
Musa'nın ricasını kabul eden "kul", üçüncü hâdisede yine Musa'nın itirazıyla karşılaşınca
ayrılma zamanının geldiğini söyleyip şu açıklamayı yapar:
"Deldiğim gemi denizde çalışan bir grup yoksulundu. Bu gemiyi, sağlam gemileri gasp
eden kralın el koymaması için deldim. Erkek çocuğu da ana-babasını azgınlık ve nankörlüğe
boğmaması için öldürdüm ki, Allah onun yerine daha hayırlısını versin. Yıkılmak üzere olan
duvarın altında ise, iki yetim çocuğun salih babası tarafından saklanan bir define vardı. Bu
duvarı, iki yetim çocuk büyüdüğünde Allah'tan bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar diye
düzelttim. Bütün bunları kendiliğimden değil, Allah'ın emriyle yaptım. İşte, senin
sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."
Yukarıdaki ayetlerde geçen ve adı verilmeyen "kul", aslında Hz. Musa'nın merak ettiği
hâdiselerin üçünde de zor durumda olan insanların yardımına koşmuştur. Hz. Musa rivayete
göre bu yolculuğa genç bir yakınıyla birlikte, Allah tarafından kendisinden daha bilgili
olduğu haber verilen “kul”la buluşmak için çıkar. Bu ayetler peygamberlere bile verilmeyen
Allah'ın sırlarına ait manevî bilgilerin bir "kul"a verilmiş olduğunu ortaya koyar. Burada ilk
bakışta kötü gibi gözüken bazı davranışların aslında kötü olmadığı vurgulanır. Bu ayetler
bazı kişilerin Allah tarafından bazı tasarruflara yetkili kılındığını açıklar. Ayetlerde adı
belirtilmeyen "kul", fakir denizcilerin gemisini yaralamakla kralın bu gemiye el koymasına
engel olarak fakirlere yardım eder. Kur’an'ın bu ifadeleri, Hızır'ın darda kalan insanlara
yardım edeceği anlayışına kaynaklık ettiğini gösterir. Ancak, hem ayetlerde hem de sahih
hadislerde Hızır'ın ebedî hayata mazhar olduğuna dair en ufak bir işarete rastlamıyoruz.
Yani, halk inanışındaki Hızır'la, ayetlerde adı geçen iyi bir "kul" arasındaki münasebeti
rivayetlerden öteye götürmenin mümkün olmadığı söylenebilir.
Acaba, Hz. Musa Kur’an-ı Kerim'deki kıssada iyi bir "kul" olarak geçen esrarengiz
kişiyle niçin buluşmak istemiştir? Bu sorunun cevabını çeşitli hadislerde bulmak
mümkündür. Bu hadislere göre Musa, İsrail oğullarına yeryüzündeki en âlim zatın kim

4

olduğunu sorar ve cevap alamayınca bu zatın kendisi olduğunu söyler. Bunun üzerine Allah,
Musa'ya, kendisinden daha âlim bir kulu bulunduğunu, gidip onunla görüşmesi gerektiğini
vahyeder ve onu nerede bulacağını bildirir. Hz. Musa, bunun için o "kul"u aramaya çıkar.
6. Kur’an-ı Kerim'deki Kıssanın Yeri ve Zamanı:
Söz konusu hâdisenin ne zaman ve nerede vuk'u bulduğu hususunda gerek Kur’an-ı
Kerim'de ve gerekse hadislerde açıklayıcı bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ancak, Kur’an’daki
kıssada adı geçen bir "kul"la Hz. Musa arasında geçen hâdise yerinin, Mecmau'l Bahreyn,
Bahru'r Rûm (Akdeniz), Bahr-i Fâris (Basra Körfezi), Tanca (Afrika'da), Azerbaycan'da bir
yer, Kızıldeniz'le Akdeniz'i birleştiren kara parçası, Sina Yarımadası vb.leri olduğu iddia
edilmekte ve tartışılmaktadır (Ocak 1990: 51-52).
B. H Z. İ L Y A S:
1. Kur’an-ı Kerim'de ve İslâmî Kaynaklarda Hz. İlyas:
İlyas aleyhisselâm Kur’an’da ismi geçen peygamberlerden biridir (En'âm 85; Sâffât
123, 127-128, 129-130). Allah, İlyas'ı, bir kısım İsrailoğullarının puta tapmalarına engel
olması için göndermiştir. Hz. İlyas'la ilgili olan bu konu Kur’an-ı Kerim'in ilgili ayetlerinde
şöyle açıklanmaktadır: "İlyas da şüphe yok ki peygamberlerdendi" (Sâffât 123). "(İlyas)
milletine: '(Siz Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisi olan, sizin
de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah'ı bırakıp da Ba'l'e mi
taparsınız?' demişti." 2 (Sâffât 124, 125, 126). "Bunun üzerine İlyas'ı yalanladılar. Onun için
Allah'ın ihlâslı kulları müstesna; onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir." (Sâffât 127,
128). "Sonra gelenler içinde, kendisine bir ün bıraktık, 'İlyas'a selâm' dedik." (Sâffât 129-
130).
Tefsir ve hadislerde Hızır hakkında olduğu gibi İlyas hakkında da olağanüstü birtakım
rivayetler vardır. Bazı İslâm kaynaklarında İlyas'ın, Kral Ahab’la Kraliçe İzebel döneminde
yaşadığı, adı geçen kralın, İlyas'ın daveti üzerine putperestliği terk ettiği ve daha sonra tekrar
putperestliğe döndüğü belirtilmektedir. Kral Ahab'ın putperest olduğu dönemde uzun süre
dağlarda yaşayan İlyas, halkın putperest olmasına çok üzülüp Allah'tan ruhunu almasını
diler. Fakat, bu dileği kabul edilmez. Allah’ın, üç yıllığına yağmura hükmetme yetkisi
verdiği İlyas, yağmurun yağmasına engel olur ve kıtlık başlar. İlyas, meleklerin araya
girmesiyle yağmur yağdırınca bolluk ve bereket gelir. Bir süre sonra İsrailoğlları tekrar isyan
edince İlyas, kendisini bu belâdan kurtarması için Allah'a dua eder. Neticede ateşten bir at
gelir. İlyas, bu ata biner ve göğe yükselir (Harman 2000: C.22: 162; TDEA 1981: C. 4:374).
2Ba'l, Şam'da bulunan Bek adındaki şehir halkının taptığı altın putun adıydı. Şimdi bu şehre Ba'lebek adı
verilmektedir.

5
2. Hz. İlyas'ın Ebedî Olarak Yaşayıp Yaşamadığı Konusu:
Hz. İlyas'ın ebedî hayata erip ermediği konusunda Kur’an-ı Kerim'de açık bir ifade
yoktur. Ancak, onun ebedî hayata kavuştuğuna dair çeşitli rivayetler vardır. Hz. İlyas'ın
peygamber olduğunu inkâr etmenin doğru olmadığını söyleyen mutasavvıflar,
onun da Hızır gibi ebedî hayatta yaşadığına inanırlar.
Bir rivayete göre, Cenab-ı Allah, İlyas'ı kendi katına aldıktan sonra nurdan bir elbise
giydirip, yeme içme ihtiyacını kaldırır ve ona ebedî bir hayat bahşeder. Başka bir rivayete
göre ise İlyas, ömrünün sonuna doğru hastalanır, öleceğini hisseder ve ağlamaya başlar.
Allah, niçin ağladığını sorunca, o da insanların kendisinden sonra Allah'a ibadet edeceğinden
emin olmadığı için ağladığını bildirir. Allah onu bu endişeden kurtarmak üzere "Ey İlyas,
izzetime yemin ederim ki, yeryüzünde beni anacak hiç kimse kalmayıncaya kadar seni
yaşatacağım." diyerek ona kıyamete kadar ömür verir (Ocak 1990: 76).
Hızır meselesinde olduğu gibi, İlyas Peygamber konusunda da Kur'an'a ve sahih
hadislere dayanan bir ölümsüzlük söz konusu değildir. Ancak, tasavvuf çevreleri Hızır'a
oldukça fazla yer verdiği hâlde aynı hassasiyeti İlyas Peygamber için göstermemiştir. Çünkü,
İlyas'ın kimlik ve şahsiyeti, Hızır'ın kimliği ve şahsiyeti kadar karışık değildir.
C. H I Z I R'L A İ L Y A S'I N İ L İ Ş K İ S İ:
Hem Kur’an-ı Kerim'de hem de sahih hadis kaynaklarında Hızır'la İlyas arasında bir
münasebet olup olmadığı hakkında herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Fakat, bazı
İslâmî kaynaklardaki rivayetlere göre, Hızır'la İlyas arasında sıkı bir münasebet vardır. Bu
rivayetlerden birine göre Fars olan Hızır'la, İsrailoğlları'ndan gelen İlyas, yılın belli bir
gününde bir araya gelip yeryüzünde birtakım görev ve sorumluluklar üstlenir ve bazı işler
yaparlar. Yine onlar, her yıl Beytü'l-Makdis'te oruç tutar, hacca gider ve Zemzem Suyu'ndan
içerler. Başka rivayete göre de Hızır'la İlyas, her gece Zülkarneyn'in yaptırdığı duvarın
dibinde buluşurlar. Bir diğer rivayete göre ise, Hızır'la İlyas her yıl belli bir mevsimde bir
araya gelir, birbirinin saçını tıraş eder, dua ederler (Ocak 1990:78-79).
Kur’an-ı Kerim ve bazı hadis kaynakları Hızır'la İlyas'ı iki ayrı şahsiyet olarak ele alır.
Kur’an’da adı zikredilmeyen Hızır, halk arasında genellikle İlyas'ın adıyla birlikte anılır. Bu
da Hızır'la İlyas'ın ilişkisi konusunda birtakım rivayet ve inanışların teşekkül etmesine sebep
olmuştur. Tasavvufa bütünüyle hakim olan Hızır'ın kuvvetli şahsiyeti zaman içinde İlyas'ı
devre dışı bırakmıştır. Böylece, Hızır ve İlyas'ın buluştuğuna inanılan günlerde özel kutlama
törenleri icra edilir hâle gelmiş ve Hızır-İlyas tek şahsiyet olarak tasavvur edilmiştir.
1. Halk İnanışında Hızır-İlyas:

6

Türk halk inanışında Hızır-İlyas, dar zamanlarda yardım istenen, iyileri ödüllendirip
kötüleri cezalandıran ve sonsuz güce sahip olan bir kurtarıcıdır. Halk arasında Hızır'ın adı
etrafında birçok atasözü ve deyim teşekkül etmiştir. "Adım Hıdır, elimden gelen budur",
"Hızır mısın sen", "Hızır mısın mübarek", "Hızır yardımcın olsun", "Hızır gibi yetişti",
"Hızır gibi imdadıma yetişti", "Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez" vb. atasözü ve deyimler
halkın Hızır konusundaki inanışlarını aksettirmektedir.
Türk halk inanışında önemli bir yeri olan Hızır ya da Hızır-İlyas kültünün psikolojik
yönü de vardır. Çünkü, tarihin en karanlık dönemlerinden beri insanlar çaresiz kaldığı zaman
birtakım olağanüstü varlıklardan yardım beklemişlerdir. İnsanın yapısında var olan bu
eğilim, Türk inanışında çoğu zaman misafirle bütünleştirilen "Hızır motifi"ni karşımıza
çıkarmıştır.
Hızır'ı bir peygamber olarak kabul eden Türk halk inanışında, Hızır çeşitli kıyafetlerle
ortaya çıkıp sadaka isteyerek insanları dener, kendisini hoş karşılayanların isteklerini yerine
getirir. Hıdrellez kutlamaları da Hızır'ın bu özelliğinden faydalanmaya yönelik faaliyetlerdir.
Türk halkının Hızır'ı çeşitli kılıklarla insanlar arasında dolaştırması onun bir peygamber
olarak addedilmesine engel teşkil etmemiştir. Halk arasında ona "Hızır, Nebi, Hızır Nebi,
Hıdır Nebi, Hızır Peygamber ve Hızır aleyhisselâm" denilmesi de bunun bir göstergesidir.
Hızır, menkabe, efsane, masal ve halk hikâyelerinde bazen yaya, bazen de atlı olarak
ortaya çıkar. Meselâ Battal'a yardım eden beyaz atlı Hızır (Köksal 1984:136), Hacı Bektaş'ın
huzuruna da boz atıyla gelir (Gölpınarlı 1990:75). Hızır'a atfedilen ak sakallı ihtiyar, kıratlı
kişi, boz atlı şahıs vb. motifler İslâm öncesi destan ve masallarımızda da görülür. "At" unsuru
Türklerin eski Şamanist inanışlarıyla yakından ilgilidir. Çünkü, eski Türklerde şamanlar boz
atlı veya kıratlı kişi olarak gözükürler (Ocak 1990:118).
Türk halk inanışında Hızır, yeşil veya beyaz elbiseli, boz ya da kıratlı, yüzü bazen açık,
bazen örtülü, elinde mızrağı veya kamçısı olan bir süvari şeklinde düşünülmüş ve her kılıkta,
her yaşta görünebilen biri olarak tasavvur edilmiştir. Yani, Türk inanışında genellikle "atlı
Hızır tipi" vardır. Çünkü, kahramanların arkadaşı, dostu ve sırdaşı olan "at" kültü Türk hayat
tarzında önemli bir yere sahiptir.
Destan, masal ve halk hikâyelerimizde atla birlikte düşünülen kahramanlar boz ata,
kırata veya doru ata biner. Altay Türklerinden olan Televütlerin koruyucu ruhu kırata biner
(Ögel 1988:92). Çinlilerle yapılan bir savaş sırasında Tadıgın, Çorun, Yamtarın ve İşbara boz
atla, Yigen Silig doru atla, Kül Tigin ise, alnı beyaz boz atla hücuma geçer (Ergin 1988: 26-
27). Bamsı Beyrek'in en sadık arkadaşı boz aygırdır (Ergin 1999: 57-89).

7

Türk inanışında Hızır'ın, boz atlı olarak düşünülmesi, boz atın veya kıratın uğurlu
sayılmasına, hayır bereket getirdiğine inanılmasına sebep olmuş ve bu çerçevede çeşitli
inanışlar ortaya çıkmıştır. Meselâ halk arasında güneş doğmadan önce kıratla bir dereden
yedi defa geçen birine büyünün tesir etmeyeceğine, kıratın nefesinin çeşitli
hastalıklara iyi geleceğine, kıratın bulunduğu eve şeytanın giremeyeceğine inanılır.
Eski Türklerin inanışına göre gökten inen "at", Yakut Türklerine göre güneş âleminden
gelmiştir. Bir de kanatlı ve uçan atlar vardır. Bu atlar Kafdağı'ndaki Süt Gölü'nde bulunur.
Bir efsaneye göre "ab-ı hayat"ı ararken Kafdağı'na gelen Hızır, buradaki gölde yüzen ve uçan
atları görür. Hızır göle şarap döküp, atları sarhoş eder ve bir çiftini yakalar. Bunların
kanatlarını kırıp çiftleştirir. Hızır'ın "kıratı" da bu çiftleşme neticesinde doğduğu için uçar
(Uraz 1994: 102, 145). İşte, bütün bu düşünce ve inanışlar, Hızır'ın "boz atlı bir şahsiyet"
olarak tasavvur edilmesine sebep olmuştur.
Hz. İlyas, Kur’an-ı Kerim'de ismi geçen peygamberlerden biri olduğu için Hızır'dan ayrı
düşünülmüştür. Ancak halk inanışı, onu bazen Hızır'a arkadaş etmiş, bazen de ayrı bir
kimliğe büründürmüştür. Türk halk inanışı, hayat suyu içen Hızır'a hem suda hem karada,
İlyas'a da yalnız karada görev yüklemiş ve onu Hızır'la birlikte tasavvur etmiştir.
2. Hızır ve Hızır-İlyas'la İlgili Anadolu Dışındaki Ziyaret Yerleri:
Türk-İslâm dünyasında Hızır veya Hızır-İlyas kültünün ne kadar önemli ve yaygın
olduğunu düşünürsek, onların adına tahsis edilen birçok "yerin" bulunmasını da normal
karşılamamız gerekir. Bu "makam"lar genellikle Kur’an’da yer alan ilgili kıssadaki
hâdiselerin geçtiğine inanılan yerlerdir. Ayrıca, bu "makam"lar arasında Hızır'la İlyas'ın
buluştuğuna inanılan yerlerle Hızır'ın içtiği "âb-ı hayat"ı temsil eden kaynaklar vardır.
Türkiye dışında Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Cezayir ve Fas gibi
ülkelerde Hızır'a ait olduğu kabul edilen çeşitli "makam"lar vardır. Hızır-İlyas'a ait olduğu
sanılan "makam"ların başında Tuna nehrinin Karadeniz'e döküldüğü yerdeki Hızır-İlyas
Boğazı yer alır. Bir diğer Hızır-İlyas Boğazı da Preveze yakınlarındadır. Midilli Adası'nın
batısında Hızır-İlyas Adası, Kırım'da Azak şehri yakınında Hızır-İlyas Makamı, Hindistan'ın
Koka şehrinde Hızır-İlyas Mescidi bulunmaktadır. İran'da Abadan sahilinde Hızır-İlyas'a ait
bir "makam" ve Hürmüz şehrinde bir "mezar" vardır. Kudüs yakınında Karye-i Hızır-İlyas
adlı bir köy ve Hz. İlyas'a ait olduğu sanılan Mühr-ü İlyas, Makam-ı Hazreti İlyas adını
taşıyan bir "makam" bulunmaktadır (Ocak 1990:126-130).
3. Hızır-İlyas'la İlgili Anadolu İçindeki Ziyaret Yerleri:
Anadolu'da da Hızır'la ilgili çeşitli ziyaret yerleri mevcuttur. Bu ziyaret yerlerinden
Ankara'da Hıdırlık Türbesi, Çorum'da Hızırlık Ziyaretgâhı, Denizli'de Hızırlık Sultan

8

Ziyareti, Edirne'de Hızırlık Tekkesi, Hatay'da Hızır Makamı, Kütahya'da Hızırlık Mescidi,
Merzifon'da Hızırlık Tepesi, Mudurnu'da Hızırlık Kayası, Lâdik'te Hızırlık Ziyareti,
Giresun'da Hızır Kayaları vb.lerini sayabiliriz. Hz. İlyas'la ilgili olarak Bingöl'de İlyas Gölü
vardır. Ayrıca Amasya'da Hızır-İlyas Cami, İzmir'de Hızır-İlyas Boğazı ve Hızır İlyas
Adası gibi Hızır'la İlyas'ın ortak adını taşıyan mekânlar da vardır (Ocak 1990:131-134).
Ç. EDEBİYATIMIZDA HIZIR-İLYAS
1. Destan ve Efsanelerde Hızır:
Hızır'la ilgili rivayetlerin kaynağını Gılgamış destanıyla İskender efsanesine bağlayan
bazı araştırmacılar, Gılgamış destanında geçen Utnapiştim'le Hızır arasında bir ilgi kurarlar.
Bu destana göre Mezopotamya'nın kralı Gılgamış, ilâhî menşeli Engidu’yla arkadaş olur.
Gılgamış, arkadaşı Engidu ölünce onu hayata döndürmeye çalışır. Bu arada insanı ebedî
hayata kavuşturan bir ot bulunduğunu öğrenir. "Nehirlerin birleştiği yer"de oturan ve ebedî
bir hayat yaşayan Utnapiştim bu otun yerini bilmektedir. Gılgamış maceralı bir yolculuktan
sonra Utnapiştim'i bulup otun yerini öğrenir. Ancak, yılan otu kapar ve kaybolur (Köksal
1984:175; Çelebi 1988: C.17:407-408; Uraz 1994:306-310).
İskender efsanesine göre, insana ebedî hayat veren bir su kaynağının varlığını öğrenip
ordusuyla yola çıkan İskender, yolda çeşitli olaylar sebebiyle askerlerinden ayrılır.
İskender'in aşçısı Andreas, bir pınar başında tuzlu balığı yıkamaya çalışırken, balık canlanıp
suya atlar. Andreas, bu suyun aradıkları ölümsüzlük suyu olduğunu anlar ve içer. Aşçı
durumu İskender'e anlatır. İskender bu suyu bulamayınca Andreas'ı denize atar. Aşçı bir
deniz cini olur ve ebedî hayata kavuşur. Bu efsanenin İslâmî kaynaklardaki metinlerinde
İskender'in yanında bulunan kişi Andreas değil, Hızır'dır (Çelebi 1988: C.17:407-408).
İslâmî kaynaklarda yer alan bir efsaneye göre, Zülkarneyn / Büyük İskender, birgün
bütün âlimleri toplayıp âb-ı hayat hakkında bilgi ister. Toplantıya katılanlardan biri "âb-ı
hayat"ın karanlık ülkelerde olduğunu söyler. Zülkarneyn'in, "âb-ı hayat"ı aramak için yanına
aldığı kişiler arasında Hızır da vardır. Hızır, sütten ak, baldan tatlı "âb-ı hayat"ı bulup yıkanır
ve ölümsüzlük kazanır. Hızır, durumu Zülkarneyn'e bildirir. Ancak, birlikte geldiklerinde
suyu bulamazlar (TDEA 1981:218-220). Ölümsüzlük suyundan içen Hızır, artık havada,
denizde ve karada hükmetme kudretine sahiptir. İstediği zaman görünür, istediği zaman
görünmez. Bu efsanede geçen Zülkarneyn'in Büyük İskender olduğu sanılmaktadır. Fakat,
buradaki Zülkarneyn, Kur’an’da geçen Zülkarneyn değildir (Kehf 83, 98).
Eskiden hayat şartlarının çok zor ve tehlikeli olması Hızır'la ilgili halk inanışlarının
çeşitlilik kazanmasına sebep olmuştur. Hızır'ın destanlarda, halk hikâyelerinde ve masallarda

9

kahramanlara yol göstermesi, onları ölümden ve çeşitli kötülüklerden koruması bu konudaki
halk inanışının ne kadar kuvvetli olduğunun bir göstergesidir.
2. Tasavvuf ve Menkıbelerde Hızır:
Türk kültüründe Hızır'la ilgili birçok menkıbe teşekkül etmiştir. Türk yazılı
edebiyatında Hızır motifine ilk defa Satuk Buğra Han destanında rastlamaktayız. Bir
avlanma sırasında Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han bir tavşanın peşine düşer. Tavşan,
anîden durup nur yüzlü bir ihtiyar kılığına girer. Buğra Han'ı İslâm'a davet edip kaybolan bu
nur yüzlü ihtiyar Hızır'dır (Banarlı 1973: 268).
Mutasavvıflar arasında Hızır'la ilgili olarak anlatılan bir menkıbeye göre, İbrahim bin
Ethem ihtişam sahibi bir hükümdardır. Birgün tahtında otururken deveci kılığında biri gelir.
Muhafızlar, heybetli deveciye soru sormaya cesaret edemezler. İbrahim bin Ethem, ona kim
olduğunu, ne cür'etle yanına geldiğini sorar. O da kervansarayda misafir olmaya geldiğini
söyler. Hükümdar, kendi sarayına kervansaray dediği için ona kızar. Hızır, aralarında geçen
konuşma sırasında, kendisinden önce olduğu gibi, kendisinden sonra da başkalarının
oturacağı bu yere, kervansaray demenin daha uygun olacağını söyler ve kaybolur. Ethem, bu
devecinin Hızır olduğunu anlar ve tahtını bırakıp derviş elbisesi giyer (Ocak 1990: 90).
Bazı hükümdarları tasavvuf yoluna sokan Hızır, bir kısım insanları da "velilik"
mertebesine ulaştırır ve kerametler bahşeder. Hızır, Ahmet Yesevî'nin hizmetinde çalışan ve
küçük bir çocuk olan Süleyman Bakırganî'ye on beş yaşına gelince velâyet bahşedip
"Hakim" lâkabını verir. Süleyman o tarihten itibaren Hızır'ın emriyle birtakım hikmetler
gösterir (Ocak 1990: 97).
Meşhur menkıbelerden biri de Ayasofya'yla ilgilidir. Bu menkıbeye göre, bir zelzele
sırasında Ayasofya'nın kubbesi çatlar ve tamiri mümkün olmaz. Bunun üzerine birçok keşiş,
Hızır'ın yardımıyla o tarihte çocuk olan Hz. Peygamber'le görüşmek üzere Mekke'ye gider.
Hz. Peygamber'in tükürüğünü alıp gelen keşişler Ayasofya'nın kubbesini bu tükürükle tamir
ederler. Bu hâdiseyi hatırlamak için kubbeye bir altın top asılır. Darda kalanlar bu altın topun
altına gelip Hızır'ın himmetini beklerler. Yine Hızır, Ayasofya'da "terleyen direk" adıyla
bilinen direkteki deliği deler ve parmağını bu deliğe geçirip Ayasofya'nın yönünü çevirerek
cami hâline getirir (TDEA 1981: C.4:220).
Hızır, kendi adını taşıyan müstakil tarikatlerin kurulup gelişmesinde önemli bir rol
oynar ve bazı tarikat mensupları Hızır'ı pir olarak kabul eder. Ahmet Yesevî'yi de
çocukluğundan itibaren Hızır yetiştirir. Hızır'ın irşad edici bu özelliği, tasavvuf tarihindeki
gelişmelere paralel olarak yeni yorum ve anlayışlara yol açar. Netice itibariyle "Hızr-ı

10

zaman" terimi kullanılır hâle gelir. Bu anlayışa göre her devrin kendi varlığında zuhur eden
ilâhî bir tecelli şeklinde değerlendirilen bir Hızır'ı vardır (Ocak 1990:94-96).
Hızır, Ahmet Yesevî menkıbelerine de konu olmuştur. Menkıbeye göre Ahmet
Yesevî'nin müritlerinden Süleyman Ata, birgün tekkeye odun taşırken yağmura
yakalanır. Süleyman Ata taşıdığı odun ıslanmasın diye üzerini elbisesiyle örter. Bu durumu
gören Hızır, ona "hikmetli söz söyleme kabiliyeti" kazandırır.
Tasavvufta kutupluk makamına ulaşanlara "Hızır gibi", "İlm-ü ledün", "tasarruf sahibi
kişi" vb. unvanlar verilir. Tasavvufî anlayışta olduğu gibi halk anlayışında da cömert olan
Hızır, insanlara maddî ve manevî yardımda bulunur. İnanışına göre insanlar arasında dolaşan
Hızır, alış veriş yapar, ata biner. Onun eli ayağı düzgün, yüzü güzel ve elbisesi yeşildir.
Çocuk, genç, ihtiyar, hatta kuş ve tavşan şeklinde gözükebilen Hızır, havada ve su üzerinde
yürüyebilir; bir anda çok uzak mesafeleri aşıp darda kalanlara yardım eder.
Türk-İslâm tasavvufunda en çok işlenen konulardan biri olan Hızır'la ilgili çeşitli ifade
ve sembollere fazla yer verilmiştir. Mutasavvıflara göre Hz. Musa şeriatı, Hızır ise hakikati
temsil eder. Hızır, ilm-i ledün [Allah'ın sırlarına ait manevî bilgi, gayb ilmi] sahibidir. Musa
da Allah'ın sırlarına ait manevî bilgiyi öğrenmek için Hızır'ın peşinden koşar. O da Hz.
Musa'nın bazı ilâhî sırların iç yüzünü öğrenmesine vesile olur.
3. Âşık ve Divan Edebiyatı'nda Hızır:
Türk edebiyatında çoğu zaman bir efsane kahramanı olarak karşımıza çıkan Hızır, gerek
âşık edebiyatında ve gerekse divan edebiyatında en çok işlenen sembollerden biridir. Meselâ,
XVI. yüzyılda yaşayan halk şairlerinden Bahşi, bir destanında Hızır'ı, İlyas'tan ayrı bir
şahsiyet olarak düşünmez (Elçin 1980: 116).
Halk hikâyesi, destan ve efsanelerimizde Hızır, Hıdır-İlyas veya aksakallı bir ihtiyar, bir
derviş, bir ihtiyar, nur yüzlü bir ihtiyar, bir pir ya da Hz. Ali hikâye kahramanlarına yardım
eder, rüyalarına girip onlara "aşk badesi" içirir. "Aşk badesi"ni içen âşık, rüyasından
uyandığı zaman saz çalıp şiir söylemeye başlar. Meselâ, Âşık Garip hikâyesinde bir pir
kahramanlara bade verip onları birbirlerine âşık eder (Türkmen 1974:123-125). Bu hikâyenin
bir benzer metninde Garip'le Şahsenem'e aşk badesini içiren bir derviş (Ahundov 1967,
C.3:12; Abdullayev 1987:421-460; 426), başka bir benzer metinde Hıdır-İlyas'tır (Halg
Dastanları 1961: C. II:50-108;54). Gurbanî hikâyesinin Diri varyantında ise, Hıdır-İlyas'ın
yerini Hz. Ali alır (Köktürk 1990:273). Hızır, Âşık Garip hikâyesinde yolda kalan kahramanı
atının terkine alıp bir anda Erzurum'a, Kars'a ve Tiflis'e götürür (Halg Dastanları 1961: C. II:
50-108;97). Yine, Tahir ile Zühre hikâyesinde Tahir'i zindandan kurtaran Hızır, (Türkmen
1983:209-248;227) Zoya Tülek efsanesinde de kahramana yardım eder (Köksal 1984:177).
Hızır-İlyas, kahramanların hayatı etrafında teşekkül eden Battal Gazi (Köksal 1984:177),
Köroğlu (Köksal 1984:136, 177) vb. destanlarda olduğu gibi Dirse Han Oğlu Boğaç Han
hikâyesinde de babasının okuyla yaralanan Boğaç Han'a yardım eder ve onun yarasını
iyileştirir (Ergin 1997:88).
Divan edebiyatında da Hızır'la ilgili olarak en çok Hızır, İlyas, Hızır-İlyas, âb-ı hayat ve
İskender gibi kavramlar kullanılmıştır. Meselâ, Nedim'in bir kasidesinde Hızır darda kalan

11

insanların yardımına koşar. Yunus Emre'nin de Hızır'la İlyas'ın ölümsüzlük suyu içtiğine dair
mısraları vardır (Ocak 1990:184; Timurtaş 1972: 96).
Hızır ve İlyas hakkındaki bu açıklamalardan sonra, kökü İslâm ve Hrıstiyanlık öncesi
Türkistan (Orta Asya)'a dayanan ve bugün Azerbaycan, Kırım, Kerkük, Musul,
Suriye ve Balkanlarda kutlanan Hıdrellez konusuna geçebiliriz:
D. H I D R E L L E Z H A L K B A Y R A M I:
1. Hıdrellez'in Anlamı:
Hıdrellez, Hızır ve İlyas'ın her yıl buluştuğuna inanılan 6 Mayıs gününü ifade eder. Bu
güne "Hızır - İlyas günü" de denilmektedir. Türkler arasında İslâmiyet'ten önce de her yıl
yapılan bahar / yılbaşı bayramı kutlamaları, İslâmiyet'ten sonra Hızır ve İlyas'ın şahsında dinî
bir muhtevaya bürünmüş ve Hıdrellez adını almıştır.
Eskiden Rûz-i Hızır (Hızır günü) olarak anılan Hıdrellez, bugün halk arasında Hızır-
İlyas ve Hıdır Nebi olarak anılmaktadır. Hıdrellez, halk arasında yaygın olan inanışa göre,
ölümsüz hayata kavuşan Hızır'la İlyas'ın bir araya geldiği günün hatırası olarak kutlanan bir
halk bayramıdır. Bundan dolayı bugüne Hıdrellez adı verilmiştir. Hıdrellez terimi de "Hızır-
İlyas" birleşik isminin halk ağzındaki bozulmuş telâffuz şeklidir.
“Hıdrellez günü”, bugün kullandığımız milâdî takvime göre 6 Mayıs'a tekabül eder. 6
Mayıs günü eskiden kullanılan Rumî takvimde 23 Nisan gününe rast gelir. Rumî takvime
göre 23 Nisan (6 Mayıs) günü yaz mevsiminin başlangıç tarihi olarak kabul edilmekteydi. Bu
takvime göre bir yıl, yaz (Hızır) ve kış (Kasım) olmak üzere iki mevsime ayrılır. 23 Nisan (6
Mayıs)'da başlayıp, 26 Ekim (8 Kasım)'e kadar devam eden yaz mevsimine "Yaz Günleri"
veya "Hızır Günleri" adı verilirdi. 26 Ekim (8 Kasım)'de başlayıp 23 Nisan (6 Mayıs)'a kadar
devam eden kış mevsimine de "Kasım Günleri" denirdi.
Milâdî takvime göre güneş, 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece Ülker burcuna girer.
Ülker burcunu 6 Mayıs-7-8 Kasım tarihleri arasında güneş battıktan sonra görmek mümkün
olmaz. Ülker burcu, yılın diğer günlerinde ise, güneş battıktan kısa bir süre sonra görülür.
Yani, astronomik gözlemlere ve tabiat şartlarına uygun olarak bir yıl yaz ve kış olmak üzere
iki mevsime bölünmüştür. Yani, 6 Mayıs'a rastlayan “Hıdrellez günü” yaz mevsiminin, 8
Kasım günü de kış mevsiminin başlangıç tarihidir (Ocak 1988: TDVİA. C. 4:314).
Görüldüğü gibi Hıdırellez, kışın sona erip yaz mevsiminin başladığı gün olarak da
kutlanmaktadır. Yani, “Hıdrellez günü”nün 6 Mayıs'ta (23 Nisan) kutlanmasının iklim ve
tabiat şartlarıyla da ilgili olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
2. Hıdrellez'in Tarihçesi:

12

Bütün insanların hayatında tabiatın yeniden dirilişi ilk çağlardan itibaren önemli bir olay
olarak görülmüştür. Milâttan önce 3000 yıllarında Mezopotamya'daki Ur şehrinde çeşitli
törenler yapılmaktaydı. Bu törenler Mezopotamya ovasını sulayan Fırat ve Dicle nehirlerinin
hayat verici gücünü simgeleyen Tammuz ilâhı adına yapılırdı. Tammuz
sonbaharda ölen, ilkbaharda dirilen bir tanrı olarak düşünülmüş, yeşillik ve bereketin
sembolü olarak kabul edilmiştir. Eski İran'da da bahar mevsiminde su ve yeşillik
kavramlarıyla ilgili çeşitli törenler yapılmaktaydı (Ocak 1990:141-144).
Türklerin eski inanışında önemli bir hâdise olan baharın gelişini yılın ilk gök gürültüsü,
ilk şimşeği haber verirdi. Çin kaynaklarına göre Hunlar ve Göktürkler yılın beşinci ayında
yılbaşı bayramı yaparlardı. Bu günlerde göğe oklar atılır, kurbanlar kesilir, at yarışları tertip
edilir, türküler söylenir, kımız içilip eğlenilirdi (Ögel 1988:772-775).
Hızır geleneği köken itibariyle Şamanizm'e dayanır. Hızır, yazın gelişiyle ilgili
mitolojik bir motiftir. Suyun insanlara ölümsüzlük kazandırması da mitolojik bir hâdisedir.
Meselâ, Başkurtların Ural Batır adlı destanında insanlara iyilik etmek isteyen Ural Batır,
kötülük devlerinin ülkesinde ölümsüzlük suyunu bulur; ancak içemez (Seyidov 1983:104-
131; Şükürov 1997:174-184).
Ural Batır, "dirilik bulağı"nın suyundan dağlara, ovalara seper ve etrafı canlandırıp
yeşillendirir. "Dirilik suyu", "dirilik bulağı", "ölümsüzlük suyu" mitolojik anlayışı Ural Batır
destanında görüldüğü gibi eski Türk mitolojisine ait bir anlayıştır. Yani, Ural Batır'la suyun
ilgisi Hızır'la İlyas'ın ilgisini ortaya koyar. Türk mitolojisinde od-ateş kutsal olduğu için
insanları kötü ruhlardan korur. Türk mitolojisindeki bu özellik zaman içinde Hızır'ın
şahsiyetiyle birleştirilmiştir. Türk Hızır'ı baharla, sıcakla, güneşle ilgilidir. Türk Hızır'ı
gençleri birbirine âşık edip şair yapar. Türk Hızırı'nın gençlere verdiği bade ateştir, nurdur.
Bunun için onları yakar (Seyidov 1983:104-131).
Hıdrellez, gerek Anadolu Selçukluları ve gerekse Osmanlılar zamanında da
kutlanmıştır. Hıdrellez törenlerinin icrası sırasında yeşil, yeşillik ve suyla ilgili birtakım
uygulamalar, bazı İslâm âlimlerinin yasaklayıcı fetvalar vermesine sebep olmuş, Hıdrellez’in
bu günün kutsallığına inanmamak şartıyla kutlanabileceği yönünde fetvalar verilmiştir.
Yakutların ve Tunguzların mayısta, bazı Türk boylarının ise şubat veya martta birtakım
törenler tertip ettikleri bilinmektedir. İslâmiyet'ten önce Türkler arasında yapılan söz konusu
törenler, İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. Bu uygulamalar İslâmiyet'ten sonra ise,
Hızır ve İlyas'ın şahsiyeti etrafında geliştirilmiştir. Türk-İslâm dünyasında Musa, Hızır ve
İlyas'la ilgili olarak ortaya çıkan inançların çekirdeğini, Kur’an-ı Kerim'de yer alan Hz.
Musa'yla Hızır'a ait olduğu kabul edilen kıssa oluşturmaktadır. Hıdrellez geleneğinin

13

kökeninde eski Türk inanışındaki "gök tanrı"nın Türk milletine yardım etmesi için yarattığı
"koruyucu ruhlar"ın olduğu söylenebilir. Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten sonra bu
"koruyucu ruhlar" Hızır'a dönüştürülmüş ve onunla bütünleştirilmiştir.
3. Anadolu Dışında Hıdrellez:
Hıdrellez, Anadolu dışındaki Türkler arasında da aşağı yukarı aynı inanışla
kutlanmaktadır. Azerbaycan'da Hıdır, Hıdır Nebi, Nebi Bayramı, Hıdır-İlyas, Hızır-İlyas;
Kırım'da Hıdırlez; Balkanlarda Edirlez / Hedirles / Hıdırles gibi değişik isimlerle ifade
edilmekte ve çeşitli törenlerle icra edilmektedir.
Hızır'ın Türklere ait mitolojik bir motif olduğunu kaydeden Mireli Seyidov, Türk
Hızır'ını Arap Hızır'ından ayırmak gerektiğini ifade eder. Ona göre, Arab'ın Hızır'ı yeşilliği
ve ölmezliği, Türk'ün Hızır'ı da yeşillik ve ölmezliğin yanında baharın sıcaklığını temsil
eder. Yine, Arab'ın Hızır'ı yolda kalanlara ve kaybolanlara, Türk'ün Hızır'ı ise hem yolda
kalanlara ve kaybolanlara hem de sevgililere yardım eder (Seyidov 1983:104-131).
Azerbaycan Türkleri arasında da Hızır, bir peygamber olarak kabul edilir. Hıdrellez,
Azerbaycan'da genellikle 10 Şubat'ta kutlanır. Bu güne "kiçik çile" de denir. Darda olanlara
yardımcı olacağına inanılan Hızır, baharın gelişini, tabiatın uyanışını müjdeler. Hıdır Nebi
Bayramı'nda gece ve gündüz çeşitli şenlikler yapılır. Bayram günü bütün evlerde haşıl
pişirilir, pilav yapılır. Fakirlere yardım edilir. Yeşertilmiş buğdaydan "semeni" adı verilen bir
çeşit tatlı yapılır. Hıdır Nebi akşamı, özellikle çocuklar ve gençler evleri gezip hediye toplar
ve bu sırada "Hıdır Hıdır" manisini okurlar. Evlerde yapılan govut, helva ya da yarma,
Hızır'ın elini sürüp bereketli kılması için evin bir köşesine bırakılır. Hızır törenlerinde
maniler söylenip oyunlar oynanır ve çeşitli şekillerde fallara bakılır (Ahundov 1994: 433-
434; Seyidov 1983:104-131).
Azerbaycan'da Hıdır Nebi Bayramı'nda oynanan oyunlardan biri, Iğdır yöresinde de
bilinen ve bazılarına göre halk temaşası olarak değerlendirilen "kosa kosa oyunu"dur. Bu
oyunun başrolünü hamile kadın kılığına giren bir genç’le eşi üstlenir. Bu oyunda "kosa" yani
kış, bahara hamiledir ve baharın yaklaştığını haber verir.
Aşağıda verdiğimiz ilk mani örneği adı geçen oyun sırasında söylenen manilerden
biridir. Diğer iki mani örneği de Hıdır Nebi kutlamaları sırasında çocukların ev ev gezip
hediye topladıkları sırada söyledikleri manilerdendir. Bu maniler, Hızır'la baharın ilgisini
göstermesi bakımından önemlidir:
Menim kôsam canlıdı, Hıdır'a Hıdır deyerler, Gara toyug ganadı,
Golları mercanlıdı, Hıdır'a çırag goyarlar, Kim vurdu, kim sanadı.
Kosama el vurmayın, Hıdır'a pay yığmağa, Mehlenize gelende,
Kosam iki canlıdı. Biz gelmişik hayınan. İt baldırım daladı.
(Seyidov 1990:25-29). (Ahundov 1994: 25-26) (Efendiyev 1981:80)

14

Kosova ve yöresinde Hıdrellez törenleri 5 Mayıs'ta başlar. Sabah erkenden köy, kasaba
ve şehir yakınlarındaki ağaçlık yerlere, göl kenarlarına ve türbelere gidilir. Türbelerde
adaklar kesilip yenir. Akşam eve dönerken herkes ağaçlardan yeşil dal
koparır, kaynak sulardan su alır. Sabah erkenden kalkılıp ağaçlardan kesilen yeşil dallar
kaynak suda kaynatılır ve çocuklar bu suyla yıkanır (Ocak 1990:149).
Avrupa'da, Amerika'da ve Kanada'da da baharın gelişi münasebetiyle çeşitli törenler
yapılmaktadır. Bayram sabahı çiçekler toplanır, gençler arasında "bahar kraliçesi" seçilir, bir
ağaç süslenerek etrafında oyunlar oynanır (Seyidoğlu 1990:23-24).
Hıdrellez, Azerbaycan, Kırım, Kerkük, Musul, Suriye, Balkanlar, Lübnan, Mısır,
Cezayir, Fas ve İran'da bilinmektedir. Hıdrellez, günümüzde de çeşitli adlarla anılan ve
hemen hemen bütün Türk boyları arasında Hızır'la İlyas'ın buluştuğu gün olarak kabul edilen
bir bayram olarak kutlanmaktadır.
5. Anadolu'da Hıdrellez'le İlgili Rivayetler:
Halk arasında uğurlu, bereketli ve mübarek bir gün olarak kabul Hıdrellez geleneğinin
doğuşuyla ilgili olarak Anadolu'da pek çok rivayet anlatılmaktadır. Biz burada bu
rivayetlerden iki tanesinin kısa özetini vermekle yetineceğiz:
a. Bir ağanın Hızır adında bir kâhyası varmış. Hacca giden ağanın hanımı evinde
gözleme yaparken, “Beyim gözlemeyi çok severdi, burada olsaydı da yeseydi” diye söylenir.
Bunu duyan kâhya, “Ben götürürüm” der ve kaybolur. Ağa hacdan dönüp hanımına,
kâhyanın kendisine gözleme getirdiğini söyleyince kâhyanın ermiş olduğuna inanılır ve her
yıl onu anma törenleri yapılır (Artun 1990:1-23). Bu efsane kanaatimizce Lokman-ı
Perende'yle Hacı Bektaş Veli mekıbesinin bozulmuş şeklidir. Menkıbeye göre, Lokman-ı
Perende hacdayken arkadaşlarına "Bugün bizim evde bişi pişirirler" der. Hocasının bu sözü
Bektaş'a malûm olunca tepsiye koydurduğu birkaç bişiyi anında Lokman'a götürür ve hacı
olur (Gölpınarlı 1990:6; Özkırımlı 1996:10-14; Melikoff 1998: 108-109).
b. Çok eski zamanlarda bir köyde Hıdır adında bir çoban varmış. Hıdır, bir gün
sürüsünü suya götürürken bir paşa kızı olan Ellez'i görüp âşık olur. Hıdır, Ellezi babasından
ister. Fakat paşa kızını vermez. Bunun üzerine Hıdır kızı kaçırır. Paşa ve adamları bir
korulukta saklanan Hıdır'la Ellez'i çembere alıp ateşe verirler. Allah'a sığınan Hıdır'la Ellez,
gaipten gelen "Ateşe basıp atlayın." sesini duyunca tek adımla ateşe basıp kaybolurlar. Paşa
ve adamları uzun süre onları arar. Ancak, bulamazlar. Aradan uzun yıllar geçer; Hıdır'la
Ellez birbirine dokunmaz. Neticede paşa içinden gelen bir sese uyar, "Allah'ım onları
affettim, bana göster." der. Allah, Hıdır'la Ellez'i 6 Mayıs günü yeryüzüne indirip paşaya

15

gösterir. Böylece Hıdır'la Ellez birbirlerine kavuşur. O günden beri kutlanan bu kavuşma
gününe Hıdrellez adı verilmiş, onlar ölümsüz kılınmıştır (Kartal 1990:93-104).
6. Anadolu'da Hıdrellez Kutlamaları:
İslâmiyet'ten önce Türkler arasında bahar mevsiminde yapılan törenlerde çok
önemli bir fonksiyona sahip olan "su" ve "ağaç" kültü varlığını Hıdrellez'le sürdürmüştür.
Hızır, Türk halk inanışına göre ölmezlik sırrına ermiş bir peygamber, Allah'ın yeryüzünde
dolaşan bir elçisidir. Hıdrellez, resmî ve dinî bayramlarımızdan biri olmamasına rağmen
eskiden beri bütün Türkler arasında kutlanagelmiştir (Günay 1990:10-12).
Türklerin çok eski bir geleneği olan bahar bayramı kutlamaları Anadolu'da çeşitli İslâmî
inançlarla birleşerek zenginleşmiş ve anlamlı bir hâle gelmiştir. Bizim kültürümüzde
Hıdrellez, tabiatın canlanması, bolluğun, bereketin ve kudretin insanlara, bitkilere ve
hayvanlara ulaşması anlamına gelir (Seyidoğlu 1990:23-24).
Hıdrellez geleneğinin kaynağında yer alan Hızır'la İlyas'ın adı, Türkler arasında hem
insan hem de yer adı olarak kullanılmıştır. Anadolu'da birçok köy, kasaba ve şehrimizde
"Hıdırlık / Hızırlık" adı verilen mekânlar vardır. Bütün bu yer adları, Türk'ün ruhuna sinmiş
olan Hıdrellez geleneğinin Anadolu'da yüzyıllardan beri kutlandığını gösterir. “Hıdrellez
günü”, eski takvimlerimizde de yerini almıştır. Meselâ, Aydın Vilâyeti Salnamesi'nin takvim
kısmında 5 Mayıs'ta Rûz-i Hızır, 7 Mayıs'ta Nihayet-i Bahar, 21 Mart 'ta da Nevruz-ı Sultanî
olarak işaretlenmiştir (Baykara 1990: 4-6).
Türkler, Hızır-İlyas'ın bolluk, bereket getirdiğine ve baharın müjdecisi olduğuna
inanırlar. Önemli bir sosyal hâdise olan Hıdrellez, eskiden özellikle İstanbul'da çok canlı
olarak kutlanırdı. İstanbul'un mesire yerlerine koşan insanlar niyet tutar, mani, şarkı, türkü
söyler, oyun oynarlardı. Hıdrellez akşamı, gül dalına içinde gümüş paralar ve çeyrek altınlar
bulunan keseler asılır, çömleklere yüzükler konulup gül dibine bırakılır ve sabah erkenden
bereket getirmesi dileğiyle besmeleyle açılırdı. Yüzüne duvak örtülen bir kız çömlekten bir
niyet çeker. Birer mani söylenir, kısmeti çıkmayan kızların başında kilit açılırdı. “Hıdrellez
günü” kuzu, helva, pide, dolma vb.leri pişirilirdi (Pakalın 1983: 802-803).
Toroslarda da “Hıdrellez gecesi”, Leylâ ve Mecnun adı verilen iki yıldız gözlenir. Bu iki
yıldız birbirine kavuşursa, o yıl birbirini sevenlerin kavuşacağına inanılır. "Hıdrellez gecesi"
kızlar uyurken yastıklarının altına koydukları tuzlu çörekten yiyip, niyet ederler. Bu gece
rüyada görülen gençle evlenileceğine inanılır (Seyidoğlu 1990:23-24).
“Hıdrellez günü” birçok ilimizde olduğu gibi Tokat'ta da sabah erkenden kalkılır,
dargın olanlar barıştırılır, gönüller alınır, kabir ziyaretlerine gidilir, dualar okunur. “Hıdrellez
günü” Tokat'ta dinî bir bayram kimliğine bürünmüştür (Cingöz 1990:43-51).

16

“Hıdrellez günü”ne, İnegöl ve çevresinde "Yeşil Gün" adı verilmektedir. "Yeşil Gün"
kışın bitmesi, baharın gelmesi demektir. Burada da Hıdrellez, ölümsüzlüğe kavuşan Hızır'la
İlyas'ın buluştuğu gün olarak kabul edilmektedir (Kartal 1990:93-104).
Safranbolulular Hıdrellez kutlamalarını yapacakları yerlere sabah namazı
vaktinde gitmeye başlar. Çünkü onlar, Hızır'la İlyas'ın sabah ezanıyla, öğle ezanı arasındaki
bir zaman diliminde buluşacaklarına inanırlar (Barlas 1990:25-41).
Hıdrellez hazırlıklarına Mayıs'ın ilk haftasında başlanan Kütahya'da özellikle zenginler
çadır kurup yemek yaparlar. Burada 5 Mayıs akşamı başlayan kutlamalarda çeşitli dilekler
tutulup gül fidanına iplikler bağlanır. Kese içine konan bir miktar para gül fidanının dibine
bırakılıp sabah erkenden alınır. Hanımlar ellerine kına yakar. Hıdrellez ateşi yakılır. Aileler,
“Hıdrellez gecesi” bereket getireceği düşüncesiyle evlerinin etrafına gizlice haşhaş taneleri
seper. Sabah erken kalkan insanlar mesire yerlerine gider, yemekler hazırlayıp eğlenceler
düzenler (Meydan 1990:113-121). Evlerin etrafına gizlice haşhaş taneleri serpmenin bir
benzerine Kazak ve Kırgız Türkleri arasında rastlanmaktadır. Kazak ve Kırgız kadınları
ilkbaharda ilk defa gök gürleyip şimşek çaktığı gün çadır çevresinde süt, ayran ve kımız dolu
kapları dolaştırıp saçı töreni yaparlar (İnan 1972:30).
Hıdrellez geleneğinin canlı olduğu illerimizden biri de İzmir'dir. “Hıdrellez günü” sabah
erkenden kalkan insanlar deniz ve su kenarlarına gider, kıra çıkar, dilek tutup eğlenirler.
Akşamı ise, eğlenceler tertip edilir, ateşler yakılır. İnsanlar niyet tutup üç defa bu ateşin
üzerinden atlar. İzmir'de “Hıdrellez gecesi” pilav pişirilir. İnanışa göre Hızır, “Hıdrellez
gecesi” pişirilen pilavdan yer bolluk ve bereket bahşeder. (Kılıçkıran 1990:32-36).
“Hıdrellez gecesi” genç kızlar tarafından bir küpün içine çeşitli eşyalar ve maniler
yerleştirilip gül ağacının dibine konulması, sabah olunca buradan alınıp yorumlanması vb.
uygulamalar Anadolu'nun hemen her yerinde vardır.
Halk tarafından Hızır ve İlyas'ın ölümsüzlük sırrına erdiğine ve Hıdrellez’de
buluştuklarına inanılır. Uğurlu, bereketli ve mübarek bir gün olarak kabul edilen bu güne
“Hıdrellez günü” adı verilir. Anadolu'da Hıdrellez yaklaştığı zaman zengin ya da fakir herkes
kendi imkânları ölçüsünde birtakım hazırlıklar yapar. Günümüzde büyük şehirlerden ziyade
köylerimizde ve kasabalarımızda yörenin özeliklerine göre çeşitli yemekler hazırlanır.
Herkes evini, bahçesini ve çevresini temizler. Çünkü Hızır'ın, evleri ziyaret edeceğine
inanılır. Bazı yörelerimizde aile reisleri kendilerine ve çocuklarına yeni elbiseler alır.
Hıdrellez kutlamaları, Anadolu'nun hemen hemen her tarafında köy, kasaba ve şehir
yakınlarında bulunan pınar başlarında, yeşilliklerde, türbe ve yatırların bulunduğu yerlerde

17

yapılır. Çünkü, Hızır'ın gezdiği yerler yeşillenir, güller açar, bülbüller öter. Türbelerde adak
kurbanlar kesilir. Bazı yörelerimizdeki kutlamalara mevlit okunarak başlanır.
İslâmiyet öncesi Türk kültürüyle İslâmiyet sonrası Türk kültürünün yoğrulmasından
ortaya çıkan, gönüllerin alındığı “Hıdrellez günü”nde çeşitli törenlerin icra edilmesi
özellikle günümüzde sağlık-şifa, mal mülk-servet, niyet-kısmet ve bolluk-bereket talebine
yönelik olduğu anlaşılmaktadır.
a. Sağlık-Şifa Talebine Yönelik İcraatlar:
“Hıdrellez günü”nde kır çiçeklerinin kaynatılıp suyunun içilmesi, buğday, mısır ve
susamdan yapılan "gavut"un, Hızır'ın dokunması dileğiyle evin bir köşesine veya bir gül
fidanının dibine konulması, yeni sağılmış sütün Hızır'ın dokunması için bekletilmesi,
"derviş"in veya Hızır'ın atının ayağının altından toprak alınması (Halg Dastanları 1961: C. II:
50-108;106) vb. uygulamalar sağlık-şifa talebine yönelik icraatlardır.
Altay Türkleri, Hunlar ve Göktürkler arasında da rastlanılan bir geleneğin bir benzeri
bugün Balıkesir, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon ve Yozgat gibi illerimizde Hıdrellez'de şifa
vereceğine inanıldığı için kuzular kesilip pilavlar yapılması şeklinde görülmektedir. Altay
Türkleri ve Hunlar dağlara, Göktürkler ise mağara ve ırmak kıyılarına gidip "gök tanrı"ya
kurban keserlerdi (İnan 1972:5-6; 48-49). Anadolu'da, şifa bulmak için “Hıdrellez günü” çalı
çırpı ya da otla yakılan "Hıdrellez Ateşi"nin üzerinden atlanması İslâm öncesi Göktürkler
zamanında görülen ateş üzerinden atlama inanç ve geleneğinin bir devamı olarak
değerlendirilebilir (Ocak 1990:154).

b. Mal Mülk-Servet Talebine Yönelik İcraatlar:
Anadolu'nun birçok yöresinde ev, araba, yüzük, bilezik, madenî para vb.lerinin
kendisinin ya da resminin gül fidanın dibine konularak Hıdrellez sabahı buradan alınıp
cüzdanlara yerleştirilmesi mal mülk talebine yönelik icraatlardandır.
c. Niyet-Kısmet Talebine Yönelik İcraatlar:
Bütün Türk coğrafyalarında Hızır'ın 5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece yeryüzüne inip
dilekleri yerine getireceğine ve dokunduğu yerlere feyiz bereket bahşedeceğine inanılması,
kızların evlenmelerini kolaylaştırmak için kâğıtlara dileklerin yazılıp suya atılması, fallara
bakılması, çocuk sahibi olmak için türbelere adak adanması, bez parçalarından yapılan
bebeklerin salıncağa yatırılması vb. uygulamalar niyet-kısmet talebine yönelik icraatlardır.
ç. Bereket-Bolluk Talebine Yönelik İcraatlar:

18

Hıdrellez’de aile reislerinin ceplerine para konulması, “Hıdrellez gecesi” Hızır'ın
dokunması dileğiyle bütün yiyecek ve içecek kaplarının ağzı açık bırakılması gibi
uygulamalar da bolluk, bereket talebine yönelik icraatlardır.

E. N E T İ C E

İslâm öncesi eski Türk destan ve efsanelerinde karşımıza çıkan gök sakallı ihtiyar, ak
sakallı ihtiyar motifleri İslâmiyet'ten sonra Hızır ve İlyas motifleriyle birleştirilmiş,
Hıdrellez, Hıdır Nebi, Nebi Bayramı vb. adlarla bir gelenek hâlinde devam ettirilmiştir.
Hıdrellez, pek çok tarihî kültür unsurunu içinde taşıdığı hâlde çok eski bir geleneğimiz olarak
bir Türk sembolü hâline gelmiştir. Yani Hıdrellez geleneği, Türklerdeki tabiat sevgisinin ve
çevre temizliğinin de bir göstergesidir. Hızır, bugün bütün Türkler arasında iyiliğin bir
simgesi olarak kabul edilmektedir.
Anadolu'da kâğıtlara dilekler yazılıp suya atılması, yorumlar yapılması gibi Hıdrellez
uygulamalarına Kazak ve Kırgız Türkleri arasında da rastlanır. Adı geçen Türk boyları
arasında bir kaba su konup yanına ayna ve mum yerleştirilir. Bu kabın içindeki suya iğne,
iplik ve yüzük atıp iplikleri bunların deliğinden geçirmeye çalışır, dua okuyup fala bakarlar.
İslâm öncesi Şamanist Yakut Türklerinde çocuğu olmayan hanımların Ayısıt (yaratıcı
ruh)'tan yardım bekleme geleneği (İnan 1972:35-38), İslâm sonrası Türk inanışında
çevredeki türbelere adak adama, bez parçalarından bebek yapıp salıncağa yatırma ve çocuk
sahibi olmak için Hızır'dan yardım dileme geleneğine dönüşmüştür denebilir.
Türklerin inanç dünyasını derinden etkileyen Hızır, Hızır-İlyas ve ab-ı hayat
kavramlarının ilk bakışta İslâmî bir temele dayandığı anlaşılmaktadır. Ancak, bu temelin
derinliğine inildiği zaman bu kültün, çok geniş bir coğrafyada yaşayan Türklerin ve diğer
İslâm milletlerinin çeşitli kültür ve inanışlarıyla yoğrulduğunu görürüz. Hızır, bu derin tarihî
seyir içerisinde insanların birtakım ruhî ve sosyal ihtiyaçlarına cevap veren bir hüviyet
kazanmıştır. Bu çerçevede özellikle Türkler, Hızır veya Hızır-İlyas'la ilgili kendi inanış
şekillerini çeşitli edebî ürünleriyle yaşatmışlardır.
Bugün, Hızır ve İlyas'ın isimleri yaşatılmasına rağmen, uygulamada İlyas'ın adı
silinmiş, Hızır motifi öne çıkarılmıştır. Çünkü, İslâm öncesi Türk mitolojisinin olağanüstü
varlıklarının şahsiyeti, Hızır'ın şahsiyetiyle az çok uyum hâlindedir.
Kur’an-ı Kerim'de ismi zikredilen Hz. İlyas'a atıf yapılan Hızır unsuru, İslâmiyet öncesi
birtakım mitolojik unsurlarla ve Türk inançlarıyla beslenerek bugüne kadar gelmiş ve
günümüzde Hızır'la İlyas'ın buluştuğu gün olarak kabul edilen Hıdrellez geleneğini
oluşturmuş, millî kültürümüzün zengin unsurlarından biridir. Bu gelenek, Türk insanının

19

birbiriyle kaynaşmasını sağlaması ve kültür değerlerimizin birleştirici yönünü ortaya
koyması bakımından çok önemlidir.
K A Y N A K L A R V E K I S A L T M A L A R:
ABDULLAYEV, Behlul, (1987), Azerbaycan Edebiyyatı İncileri, Dastanlar, Bakı Yazıçı [Neşriyatı].
AHUNDOV, Ehliman, (1967), Azerbaycan Dastanları, Bakı, C.3. Azerbaycan Élmler Akademiyası
Neşriyyatı.
AHUNDOV, Ehliman, (1994), (Aktaran: Semih Tezcan), Azerbaycan Halk Yazını Örnekleri, Ankara,
Türk Dil Kurumu Yayınları.
ARTUN, Erman, (1990), "Tekirdağ'da Hıdrellez Geleneği", Türk Kültüründen Derlemeler, Hıdrellez
Özel Sayısı, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
BANARLI, Nihat Sâmi, (1971), Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, Millî Eğitim Bakanlığı
Yayınları.
BAYKARA, Tuncer, (1990), "Hıdrellez ve Türk Kültürü", Millî Kültür, Sayı nu:72, sayfa nu:4-6.
Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
CİNGÖZ, Meltem Emine, (1990), "Tokat'ta Hıdrellez", Türk Kültüründen Derlemeler, Hıdrellez Özel
Sayısı, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
ÇELEBİ, İlyas, (1998), Hızır [maddesi], Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, C. 17,
Türkiye Diyanet Vakfı Vakıf Yay.
DEMİRAY, K

YORUMLAR

  • 0 Yorum